Psikoterapiyi yeniden düşünmek_Psikoterapi bizimdir

Psikoterapiyi yeniden düşünmek: Psikoterapi bizimdir!

Son yıllarda psikoloji ve terapi ile ilgili konulara değinen yazılar kaleme almak ve bu alana dair söz söylemek oldukça yaygın bir hâle geldi. Psikoloji bilimine bu denli ilginin artması ve söylem doygunluğunun olması, alana dair söylenebilecekleri tüketmek yerine çerçeveyi parçalayan ve daraltan bir hâle dönüştü. Akabinde ise bu dağınıklığı ve şişmişliği anlayabilmek, bütünlüklü bir çerçeve sunabilmek gibi bir ihtiyaç hasıl oldu.

Alandaki yaygın yaklaşımlara bakıldığında birbirine tezat olan iki yaygın ideolojik ve teorik hat mevcut. Bunlardan ilki sistemle uyumlanmış, psikoloji biliminin gündemde olmasını piyasanın arzusuyla buluşturmuş ve sistemin istekleriyle barışık içeriklerdir. Bu üretim alanının kabaca daha çok kapitalist söylemi ertesi gün yeniden üretmekle barışık içeriklerden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. İnsanı toplumsallığından ve politikliğinden koparan, sadece psikolojik bir varlık olması ile ilgilenen bir bakışın söz konusu olduğundan bahsedebiliriz.

Alandaki ikinci yaygın yaklaşım ise yukarıda değinmiş olduğumuz neoliberal politikalara ve kapitalist sisteme entegre olmuş terapi uygulamaları ve psikolojik kavrayış ile bir derdi olan teorik ve ideolojik pozisyondur.

Kapitalist sistemle bütünleşik psikolojik yaklaşımlara dair çok söz söylendi. Söylenenlerin birçoğu da haklı ve itiraz etmeyeceğimiz ifadelerdi. Fakat bu karşıt duruşun sıklıkla tıkandığı ve takıldığı bazı ortak noktalar mevcuttur. Buradaki tıkanıklığın farkına varmak ve aşabilmek, aynı zamanda bu alandaki şişkin düşünme alanını rahatlatabilmek için sistem eleştirisine dayanan bu yazı tarzının ne anlattıklarına göz atmakta yarar var.

İlk parantezi sistem karşıtı bu yazıların sistem eleştirilerinin neden yetersiz kaldığına değinerek açacağız:

Sadece sistem eleştirisi neden yeterli değil?

Freya India, Türkçeye Artık Kimsenin Bir Kişiliği Yok başlığıyla çevrilmiş yazısında, gündelik hayatın ve ilişkilerin birer terapi sahnesine dönüştüğünü ifade etmekte ve bu yaşantının kişinin olduğu şeye yabancılaştığı bir hâle dönüştüğüne işaret etmektedir. Yazının amaçsal olarak anlaşılabilir gerekçeleri olsa da bütünsel olarak değerlendirildiğinde terapi, özne ve toplumsallık ilişkisine dair bazı soru işaretlerini gündeme getirmektedir.

Freya India’nın yazısının iki temel sıkıntı barındırdığını ifade edebiliriz. Bunlardan ilki, mevcut sistemi eleştirirken geçmişe dönük analizlerin ideal bir anlatıya dönüşüyor olmasıdır.

Örneğin metinden alıntılanan şu ifadeye bakalım:

“Geçmişe kıyasla daha fazla bilgili ve duygusal açıdan gelişmiş olduğumuzu sanmıyorum. Anneannem hem bir anneanne, hem bir anne, hem de bir eşti ama bizim bağlanma sorunlarımız var. Hem fedakârdı hem de her şeyi dert edinen biriydi ama biz reddedilmekten korkuyoruz, travmalarımızın bir sonucu olarak herkese yaranmaya çabalıyoruz. Onların birer ruhu vardı, bizim semptomlarımız var. Elbette geçmişte gerçekten yardıma ihtiyacı olup hiç anlayış göremeyenler de vardı fakat hikaye bundan ibaret değil. Birçoğu daha mutluydu, kendisinin bu kadar farkında değildi, gerçekten de kendilerini unutabiliyorlardı.” (India, 2025, para. 7).

Eskinin ilişki biçimlerinin idealizasyonu yazının neredeyse tamamına sirayet etmiştir. Aslında yazıdaki eskiye dair övgüye bakacak olursak, yine sistemin yarattığı ilişkisel örüntülerin yüceltildiğini fark etmek hiç de sürpriz olmayacaktır. Yazıda sıkça övülen eski insan anlatısı tıpkı bugün olduğu gibi yine aynı sistemin ürünleridir. Dolayısıyla, eğer bir yabancılaşmadan söz ediyorsak, öykünülen ilişki örüntüsünde kendi benliğine yabancılaşmamış bir insan görmek romantik bir bakış olacaktır. Çünkü aslında görmemiz gereken, patriyarkal kapitalizmin her dönem ve kuşakta yeniden üretim araçlarını dönüştürme kabiliyetidir. Dolayısıyla eskinin şimdiye nazaran daha iyi olduğu anlatısı boşluğa düşmekte ve sistemsel bir eleştiri olma niteliğinden uzaklaşmaktadır.

Bu bölümü tek bir metnin eleştirisi ile sınırlamamak için benzer bir bakış açısıyla Zehra Çelenk tarafından kaleme alınan bir yazıdan da örneklendirme yapmak istiyorum:

“Psikoloji jargonunun bir üst dil halini alması ‘karakter‘i adım adım ortadan kaldırıyor. Artık kimse kırıcı ya da çok kibirli değil, ‘sınırları var’. Kimse aşırı kararsız değil, ‘duygusal olarak müsait değil‘. Kimse sorumsuz değil; ‘travmalı’. Böylece hem kimseyi incitmiyoruz hem de kimseye hesap vermek zorunda kalmıyoruz. Travma, çağımızın en risksiz bahanesi hâline geliyor.” (Çelenk, 2025, para. 4).

Zehra Çelenk yazısında Freya India ile benzer argümanlar kullanarak söze başlamakta ve benzer bir hataya düşmektedir. Psikolojik dili eleştirirken eskiden olanın daha cazip olduğuna dair bir fikir yürütmektedir. Oysaki yazıda denileni yanlışlayacak şekilde, eski zamanlarda da kibirli olmak ve gerçekten sınır çiziyor olmak ayırt edilmeyerek, sınırların görüldüğü her davranışa kibirli insan yaftası yapıştırılmaktaydı. Ya da kişilerin ruhsal hastalanma durumları tembellik, sorumsuzluk, beceriksizlik gibi kişisel problemler olarak açıklanmaktaydı. Ataerki, kadınları ve çocukları bu yaftalarla sömürmekte oldukça başarılıydı ve bu başarısı günümüzde de sonlanmış değildir. Yani övülen geçmiş, mevcut durumdan daha gelişkin bir değildir.

Her iki yazıda da öne çıkan kişiliksizleşme, karakter kaybı, bağlam kaybı gibi vurgular bu meselelerin sadece günlük dilin psikolojik bir dile dönüşmesine indirgenerek açıklanmıştır. Bu da yine her iki yazıyı da eleştirdiği şeyi tekrarlama durumuna götürmüştür. Karakterin ya da bağlamın ortadan kalkması sadece psikolojik bir meseleyle açıklanmıştır. Oysaki itaat kültürünün, feodal ilişkilerin baskın olduğu eski ilişki kalıplarında bir kadının ya da bir çocuğun “Canım yandı!” cümlesini kurabilmesi, şimdiye nazaran daha mı fazla mümkünlük barındırıyordu ki artık eskisi kadar mümkün değil vurgusu yapılabiliyor?

“Canım yandı” demek yerine tanı koyuyor, yüzleşmek yerine etiket yapıştırıyoruz. Böylece ne şiddet ortadan kalkıyor ne de bağlar güçleniyor: sadece sözlüğümüz kabarıyor.” (Çelenk, 2025, para. 12).

Aynı yazıdan bir başka alıntıya bakalım:

“Devletin geri çekildiği, kamusal alanın çöktüğü, eğitimin, istihdamın ve geleceğin giderek daha erişilmez hâle geldiği bir yerde uyuşturucu yalnızca bir madde değil; bir boşluk doldurucu olarak dolaşıma giriyor. Bu boşluğu yaratan koşullar konuşulmadığında, geriye yalnızca bağımlı bireyler kalıyor.” (Çelenk, 2025, para. 17).

Kişiliksizleşme, bağlam kaybı gibi meseleler, özellikle 80’li yıllarda politik atmosferin karamsar bir hâl almasıyla birlikte, birçok farklı etmene bağlı olarak, güncelliğini koruyan meselelerdir. Hâl böyleyken, en az yarım asırdır bir kişinin geleceksiz hissetmesini konuşamaması, sadece terapi dilinin ortaya çıkışına indirgenebilir mi? Geleceksizliği konuşamıyor oluşumuz çok daha bütünlüklü bir şekilde ele alınmayı hak etmiyor mu? Sorunu psikolojik dile indirgeyen yaklaşım, tam da yakındığı gibi bu bütünlüğü görünmez hâle getirmiyor mu? Yani geleceksizliğin konuşulamayışı, ana akım psikolojinin kendini bir reçete olarak önermesine alan açıyor. Şikâyet edilen şey, yani “terapi dili” diye kavramsallaştırılan argüman meselenin bir nedeni değil, sonucuna dönüşüyor.

İlk kısımda değindiğimiz eleştirinin bir devamı olarak ikinci sıkıntılı kısma geçebiliriz. Sistem eleştirisi üzerine kurgulanan yazıların temelinde sıklıkla, yeniden üretim süreçlerinin ifşa edilip bırakıldığı bir anlatı görmekteyiz. Bir yerden sonra bu yazılar, kendini tekrarlayan ve sadece “Kapitalizm kendini yeniden üreten bir sistemdir ve şimdi de böyle üretmektedir” vurgusuna takılı kalarak sisteme bütünlüklü bir eleştiri getirmekten yoksunlaşmaktadırlar.

Yeniden ne demek istediğimizi Freya India’dan alıntılayarak açalım:

“Bu yüzden kendinizi açıklamalara boğmak yerine yeni deneyimlere açın. Sıradan olmaya cüret edin. Hislerinizi, kararlarınızı, hatıralarınızı piyasaların müdahalesine, uzmanların değerlendirmesine ve sağlık endüstrisinin neyin sağlıklı olduğuna dair hükmüne teslim etmeyin. Kendinizi sürekli çözümlemek zorunda değilsiniz. Kim bilir? Hayat gizemlidir. Belki başımıza gelenlerdir, bazen sebebini bilmeyiz. Kişiliğinize tutunmak, insan olduğununuzu ilan etmektir: Bir ürün değil, bir insan. Başka bir açıklamaya gerek yok.” (India, 2025, para. 13).

Yazarın sistem eleştirisi ve sistemin insanları birer ürüne dönüştürdüğü vurgusu haklı bir eleştiridir. Fakat yazar bir ürün yerine bir insan olmayı, bu sistem içerisinde yaşayan insanların nasıl gerçekleştireceği sorusuna cevap üretememektedir. İnsanın kişiliğine tutunmasını nasihat etmektedir fakat buna dair bir araç sunmamakta, piyasa müdahalesi olmadan nasıl yaşayabileceğini açıklayamamaktadır. Bu durumda, yazıda eleştirilen sistemin çıkmazları yok sayılarak bir öneri geliştirilmek istenmektedir. Dolayısıyla, okuyucunun kafasında, elindeki araçlar işlevsiz olsa da bu işlevsiz araçları bırakma isteği uyandırmamaktadır.

Marx’ın kapitalizm eleştirisinde en kıymetli şeylerden biri sadece sistemi tahlil etmekle kalmamış, yerine bir şey önerebilmiş olmasıdır. Yani bir anlatı sunabilmiştir. Kapitalizmin kendini yeniden üretirken yarattığı mevcut atmosferi ve insan tipolojisini tahlil ederken, bizler de tıpkı dünyayı yorumlayan ama onu değiştiremeyen filozoflara dönüşmemek adına, kapitalizmin kendini nasıl yeniden ürettiğini deşifre etmekten daha ileri gidebilmeliyiz. Buna ek olarak, sistem eleştirisi yapma amacıyla kaleme alınan bir yazının, bizi sistemin farklı bir dönemde var olan hâlini övmeye kadar götüreceğini fark edebilmeliyiz.

Elbette hiçbirimizin elinde bir sihirli değnek yok. Mesele zaten kimilerinin böyle bir sihirli değnek varmış gibi konumlanmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle kendimizi bir sihirli değnek olarak görmeden, “Ne yapabiliriz, nasıl yapabiliriz, hangi araçlarla yapabiliriz?” gibi soruları dert edinmek zorundayız. Terapi özelinde konuşacak olursak, insan ruhsallığını, insanın toplumsal ve politik bir varlık olduğunu göz ardı etmeden çalışmanın yollarını aramak, tüm ruh sağlığı uzmanlarının temel meselelerinden biri hâline gelmelidir. Nitekim bunu kendine dert edinen çalışmalar da zaten sürmektedir.

Ana akım terapi yöntemlerini eleştiren yazıların bir diğer problemi ise böyle bir derde sahip olan ruh sağlığı uzmanlarının varlıklarından haberdar olmamalarıdır ya da varlıklarını öğrenmek için bir gayret göstermemeleridir. Peki bunu bilmemeleri nasıl bir sorun yaratıyor? Literatürde eleştirdikleri şeyin karşısına bir şey koyamadıkları için ya terapi kavramının kendisini düşmanlaştırmakta ya da okuyucuya sıkışmışlık hissinden fazlasını sunamamaktadırlar. Oysaki psikoterapi bireyin toplumsal bir varlık olduğunu gözettiğinde ve sisteme kör kalmadığında, toplumsal iyileşmede devrimci bir işleve sahip olmaya adaydır.

Eleştiri kısmını burada sonlandırarak, terapi içerisinde nasıl yaklaşımların mevcut olduğunu ve bu yaklaşım ve yöntemlerin neyi vaat ettiğini biraz açmaya çalışıcağız. Bu yazının alanda yapılan çalışmalara dair kullanılan eleştirel yöntemler açısından giriş niteliği taşımasını amaçlayarak, konulara kısa başlıklar hâlinde değineceğiz.

Eleştirel psikoloji

Eleştirel psikoloji; terapistin çalıştığı ekolün tanı ve tedavi yöntemlerindeki birey odaklı düşünme anlayışına karşı, terapisti uyanık hâle getirmeyi hedefler. Eleştirel psikologlar farklı ekol ve yöntemlerle çalışabilir. Fakat tüm eleştirel psikologlar için birleştirici nokta, birey odaklı anlayışı terk ederek insanı içinde bulundukları toplumsal ve kültürel bağlam içerisinde anlamlandırma çabası içinde olmalarıdır. Bu bağlamda, her eleştirel psikolog, benimsediği ekolün cinsiyet körü, sınıf körü ve kültürel çeşitlilik körü noktalarını keşfetmekten sorumludur. Bilginin politik işleyişinin nasıl olduğu, neye ve kime hizmet ettiği, eleştirel psikologların temel meselelerinden biridir.

Jeanne Marecek & Rachel T. Hare-Mustin, eleştirel psikologlar adına şöyle sesleniyor:

“Klinisyenlerin normallik ve anormallik hakkındaki yargıları, tedavi yöntemleri ve tedavi içinde danışanları için koydukları hedefler, beyaz orta sınıf Amerikalıların dünya görüşünü ve değerlerini örtük bir şekilde dayatır. Bu yalnızca uygun olmayan tedaviye yol açmakla kalan bir dayatma değil, aynı zamanda bir kültürel emperyalizm biçimidir.” (Marecek & Hare-Mustin, 2012, s. 121).

Bu anlamda eleştirel psikologlar, meslektaşlarını şu soruları sormaya davet etmektedir:

  • Ruh sağlığının ve psikolojik bozuklukların standartları, tedavi uygulamaları ve araştırma için öncelikleri kimlerin fikirleri ve çıkarları tarafından belirlenir?
  • Bu alanda kimlerin sesi duyulur?
  • Klinik psikoloji alanının içinde ve alan adına kamusal düzende konuşma otoritesi kime aittir?
  • Neyin hakikat addedileceğine kim karar verir? (Marecek & Hare-Mustin, 2012, s. 121).

Eleştirel psikologlar, tüm bu sorularla hem alana dair otoritenin kim olduğunu sorgulatmakta hem de bilimin kimin hizmetinde olduğu sorusunu sormaktan vazgeçmemektedir. Marksist psikologlar, feminist psikologlar, kuir psikologlar; sınıfsal, etnik ve cinsiyete dayalı tahakkümlerin seans odasında sesini duyduğunu bilmekte ve tüm bu dayatmalara kulak tıkamamayı tercih etmektedirler. Eleştirel psikologlar için bu yaklaşım, etik anlayışın temelini oluşturmaktadır.

Terapide psikanalitik ekolle çalışmak

Psikoterapide her psikoloğun tanı ve tedavi için uyguladığı yöntem ve teknikler vardır. Bu yöntem ve teknikler terapistin benimsediği ekole göre belirlenir. Temelde bu ekolleri bilişsel, varoluşçu ve psikanalitik ekoller olarak ayırmak mümkündür. Bu ekollerin her birinin tarihsel ve ideolojikleşmiş arka planları vardır. Gerek bilişsel ekol gerek varoluşçu ekol gerekse psikanalitik ekolün ortaya çıkışı ve yükselişi, belirli politik uygulamalar ve tarihsel olaylardan bağımsız düşünülemez. Özellikle dünya savaşları, bu ekollerin gelişiminde büyük rol oynamıştır. Bununla beraber, bilişsel terapiler için Amerika merkezli bir çıkış tarif edebiliriz.

İkinci Dünya Savaşı sonrası travma, kaygı ve depresyonun ivedilikle tedavi edilmesi ve bireyin üretim çarkında bir dişli olmaya devam edebilmesi motivasyonuyla ortaya çıkan bilişsel terapiler, uzun yıllar alan psikanalitik tedavinin karşısında sigorta şirketleri tarafından da memnuniyetle karşılanmıştır. Bugün sigorta şirketleri hâlâ büyük oranda bilişsel terapi masraflarını karşılarken, psikanalitik terapiler için sağladıkları ödenek desteği sınırlıdır. Psikanalizin uzun süreli yaklaşımına karşı hızlı, kısa süreli bir tedavi yöntemi arayışı, kapitalizmin ruhuyla uyumlu görünmektedir.

Psikanalitik yaklaşım, sistem tarafından sadece uzun süreli olması nedeniyle nahoş bir duygu ile karşılanmamaktadır. Aynı zamanda kullandığı yöntem ve tekniklerle bireyin toplumsal normlar karşısında kendine yabancılaşmasını sorgulama alanı açmaktadır. Kapitalist söylemin uygar insan üzerindeki nüfuzunu tartışmaya açmaktadır. Yasanın işleyişini birey, aile ve devletler düzeyinde sorgulamaya açmaktadır. Sistemin tüm kurum ve kuruluşlarının bireyin arzusunu sansürlediği noktaları psikanaliz seanslarında keşfetme olanağı yaratmaktadır.

Psikanalizin yöntemsel olarak umut verici ve heyecanlandırıcı yapısı, ne yazık ki gücü ve araçları elinde tutanlar tarafından, ele geçirilmiş olmasını engellememektedir. Kendiliğinden “bizim” olan bir psikanalizden bahsetmek pek de mümkün değildir. Bu noktada Psikanaliz ve Devrim: Özgürleşme Hareketleri İçin Eleştirel Psikoloji adlı çalışmalarında Ian Parker ve David Pavón-Cuéllar anlamlı bir öneride bulunmaktadır:

“Psikanalizin, gücü elinde bulunduranlar tarafından ele geçirildiği doğru, ama bu psikanalizi bırakmamız ve güç sahiplerinin eline geçmesine izin vermemiz gerektiği anlamına gelmez. Aksine, psikanalizi yeniden sahiplenmeliyiz. Bunu yapabilmek için psikanalizin klinik alandaki çalışmaları ile sürekli değişen tarihsel bağlamı arasındaki diyalektik ilişkiyi kavramak zorundayız.” (Parker, Pavón-Cuéllar, 2024, s. 41).

Vurgunun önemi psikanalizin araçsallaşmasında da yukarıda eleştirel psikologların sormaktan vazgeçmeyeceği sorular olarak değindiğimiz, “Psikanaliz kimin otoritesinde olacak, kimin sesi duyulacak, kimin çıkarları tarafından kullanılacak ve kimin hakikatini konuşacak?” sorularından vazgeçmemesindedir.

“Özgürleşebilmek için psikanaliz özgürleştirilmelidir; yani, psikanaliz aslında olmadığı ve olmaması gereken şeklinden kurtarılmalıdır. Psikanalizi, kapitalizm, sömürgeciliğe ve baskıcı toplumsal cinsiyet ilişkilerine araçsal olarak yararlı bir yaklaşıma dönüştüren önyargıların, iftiracı ahlaki değerlerin, dogmaların, klişelerin ve yanılsamaların tortularından ayırmak gerekmektedir.” (Parker, Pavón-Cuéllar, 2024, s. 39).

Feminist terapi

1960’ların sonundan itibaren ikinci dalga feminizmle beraber ortaya çıkan feminist terapi, ilk olarak kadınların cinsiyet eşitsizliğine dair deneyimlerini aktardıkları ve cinsiyetçiliğin etkilerini konuşulabilir hâle getirdikleri bilinç yükseltme gruplarıyla ortaya çıkar. Feminist terapi, o yıllardan bu zamana birçok değişim geçirse de inşasını bilinç yükseltme gruplarına borçludur (Brown, L.S., 2022).

Feminist terapinin yalnızca kadınlar için ve kadınlar tarafından uygulanacağı düşünülmemelidir. Ortaya çıkışı itibarıyla her ne kadar kadınlar arasında bir uygulama alanı bulsa da feminist terapi tüm cinsiyetlerle çalışabilen bir yaklaşım alanıdır.

Feminist terapi, psikanaliz gibi bir disiplin değildir. Her feminist psikolog kendi ekolü kapsamında feminist yaklaşımı benimseyebilir ve feminist yaklaşımla çalışabilir. Yazının devamında psikanalitik disiplini benimsemiş bir feminist terapistin çalışma prensiplerini ifade edeceğim.

Terapi odası; dış dünyada olan bitenin duygusal ve düşünsel olarak, aktarımlarla tekrar sahnelendiği bir alan olarak düşünülecek olursa; toplumsal normların, cinsiyet eşitsizliklerinin, toplum sansürünün de seans odasına geldiğini biliriz. Feminist terapistler, buradan hareketle kişinin kendiyle kurduğu ilişkide de kişilerarası ilişkide de güç ilişkilerini odağında tutarak çalışır (Brown, L.S., 2022). Bu noktada; hastanın cinsiyeti, hangi kültür ve sınıfa ait olduğu gibi durumlar odağın önemli bir bölümünü oluşturur. Sadece hastanın değil; terapistin cinsiyeti, etnik özellikleri, yaşı vb. de aktarım çalışmasını şekillendiren parametrelerdir.

Bunun yanı sıra, terapist terapi odasını da güç ilişkileri kapsamında düşünmek ve feminist bir tutumla bu ilişkiyi çerçevelendirmek durumundadır. Bu bağlamda terapist, hastasından hiyerarşik olarak üstün biri gibi görünmekten, ona ne yapacağını söyleyen bir konumda olmaktan, hasta için en doğru şeyi terapistin bildiği gibi bir yönlendirmeden ve onu itaate davet eden bir pozisyonda olmaktan kaçınır. Bu pozisyon, halihazırda psikanalitik çerçeve ile de uyumlu bir pozisyon olduğu için disiplin ve yaklaşım birbirleriyle uyumlanmakta çok da güçlük çekmez.

Hastanın toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle kendi bedenine, kendi duygu ve düşüncelerine, kendi arzularına yabancılaşması üzerine odaklanılır, sansürlemeler çalışılır, hastanın direnç ve aktarımlarında, serbest çağrışımlarında seansa getirdikleri toplumsal eşitsizliğin yarattığı bağlamla birlikte düşünülür. Dolayısıyla terapist, kendi karşı aktarımları üzerinde çalışırken kendi zihni üzerinde de ataerkil etkileri çalışmak durumundadır.

Türkiye’de ana akım psikoterapi harici psikoterapi olanakları

Yazı boyunca, ana akım psikoloji dışında bir şeylere kulak kabarttığımızda seans odasının nasıl biçimlendiğini temel birtakım vurgularla göstermeye çalıştım. Terapi odalarının düşman değil müttefiklerimiz olduğunu, toplumsal normlar ve ideolojiler tarafından baskılanmaya çalışılan bir söylemin terapi odasında bazen ilk kez yüksek sesle söylenmesinin ne kadar değerli bir araca dönüşebileceğini vurgulamaya çalıştım. Mesele, terapinin kimlerin hizmetinde olduğu ve kimler için yapıldığıdır. Eğer terapi odaları gerçek sahipleri için bir alan olabilirse; işçilerin, kadınların, çocukların, eşcinsellerin birer özne olarak kendi seslerini duydukları bir sahneye dönüşebilir.

Peki bu terapistleri nerede bulacağız?

Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği (TODAP), emek eksenli düşünen, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ideolojik bakışın ve toplumsal olayların mesleği icra ederken önemini merkeze koyan eleştirel psikologlardan oluşan bir dernektir.

Travma Çalışmaları Derneği, toplumsal ve politik olayların toplum ruh sağlığı üzerindeki hem bireysel hem toplumsal etkilerini çalışan bir dernektir. Bu anlamda travmayı, kayıp ve yas süreçlerini çalışmaktadırlar.

Feminist Psikoterapiler İnisiyatifi, bir ihtiyaca cevaben feminist psikologlarca oluşturulmuş yeni bir oluşumdur. Feminist psikoterapi çalışmalarını Türkiye’de yaygınlaştırma ve bu alanda daha fazla üretim gösterme gibi bir amaç taşımaktadırlar.

Ruh sağlığı hizmetine ihtiyaç duyduğunuzda bu dernek ve oluşumlarla mail adresleri, sosyal medya ya da telefon numaraları aracılığıyla iletişime geçebilir, psikoterapi desteğinizi dile getirebilirsiniz.

Yazının sonuna gelirken sistemin kendi çıkarları uğruna elimizden aldığı araçların aslında bizlere ait olduğunu, bu araçları yeniden kazanmanın hayalden ibaret olmadığını ifade etmek isterim. Bu nedenle teslimiyetçi değil arayışçı bir bakışa ihtiyaç var. Ve ne mutlu ki bu arayışı gerçekleştiren hem Türkiye’de hem de dünyanın dört bir yanında meslektaşlarımız var. Terapi odalarını sahiplenelim, çünkü onlar zaten bizim olan geri kazanmamız gereken alanlar. Yanlış olan terapi değil, bu araca hükmedenlerdir. Yanlış olan psikolojimizin konuşulması değil, bize ait olmayan kişiler ve sistemlerin bakışıyla konuşulmasıdır.

Öyleyse terapiyi de halkın kendisi için bir sahne olarak kurma arayışından vazgeçmeyeceğiz. Elbette biz ruh sağlığı çalışanlarına büyük iş düşüyor. Varlığımızı daha çok hissettirmek ve üretmek zorundayız. Bu yazı, “Biz varız ve siz görmüyorsunuz” şeklinde kibirli bir homurdanmayla değil, meslektaşlarımıza da bizlere olan temas ihtiyacının varlığını hatırlatmak için yazılmıştır. Teması erişilebilir hâle getirmek hepimizin derdi ve sorumluluğu olmalıdır. Bu yazının da bu arayışın bir temsili olması umuduyla…


Kaynakça

Brown, L. S. (2022). Feminist terapi (Çev. Ö. Yılmaz.). Okuyanus Yayınları.

Çelenk, Z. (2025). Psikolojik jargonla hayattan kaçış: Herkes travmalı ya da narsist, kimse sorumlu değil. Diken. https://www.diken.com.tr/psikolojik-jargonla-hayattan-kacis-herkes- travmali-ya-da-narsist-kimse-sorumlu-degil/

India,  F.  (2025).  Artık  kimsenin  bir  kişiliği  yok  [Çev.  Zeynep  Saatli].  Vesvesaire. https://vesaire.press/artik-kimsenin-bir-kisilik-yok/

Marecek, J., & Hare-Mustin, R.T. (2012). Klinik psikoloji: Deliliğin politikası. D. Fox, I. Prilleltensky & S. Austin (Ed.), Eleştirel psikoloji (Çev. G. Kayacı Sevinç, İ. Demirek & B. Gürsel). Ayrıntı Yayınları.

Parker, I., & Pavón-Cuéllar, D, (2024), Psikanaliz ve devrim: Özgürleşme hareketleri için eleştirel psikoloji (Çev. M. İ. Temel, B. Şengül, A.F. Yılmaz, E. Kaya, P. Ülgen Kurtul & Y. C. Derdiyok). Ayrıntı Yayınları.

Total
0
Shares
Önceki makale
Varsayılan kullanıcı erkek mi

Varsayılan kullanıcı erkek mi?

Sonraki makale
Temel Conta grevinden 8 Mart'a

Temel Conta grevinden 8 Mart'a

İlgili Gönderiler