Emekçilere geleceği çok gören, çalışmayı cezaya, eğitimi borca dönüştüren bu düzene neden isyan edilmediği asıl tartışma konusu olmalıdır. Bugün mahallelerde yaşananlar bir “asayiş sorunu” değil; kapitalizmin geleceksiz bıraktığı hayatlar sorunudur.
Uyuşturucu, çeteler, mahalleler. Bu kelimeler yan yana geldiğinde anlatı çoğu zaman benzerdir. Ana akım medya meseleyi bir asayiş problemi olarak çerçeveler; suç patlamasından, kontrolden çıkan gençlerden, devlete meydan okuyan yapılardan ya da moda tabirle, “yeni nesil mafyalardan” söz eder. Mahalleler karanlık, gençler tehlikelidir; iktidar aparatlarının sunduğu reçete ise bellidir: daha fazla polis, daha fazla ceza, daha fazla devlet.
Ancak bu tabloyu gerçekten bir “kontrol kaybı” olarak mı okumalıyız? Yoksa görmezden gelinen başka bir şey mi var? Karşımızdaki manzara, sanıldığı gibi dağılmanın değil; bilinçli bir toplumsal yeniden inşanın, rızanın farklı biçimlerde yeniden üretildiği bir sürecin ürünü olabilir mi?
Bu hikâye ne ilk kez anlatılıyor ne de tamamen bize özgüdür. Daha önce başka coğrafyalarda ve çok benzer kelimelerle yazıldı. Aynı yoksulluk, aynı güvencesizlik, aynı “devlet yokluğu” söylemi dolaşıma sokuldu. Ve her seferinde, sorunun nedenleri değil, yalnızca sonuçlar konuşuldu.
Bir deney sahası: Güney Amerika
Bugün Türkiye’de özellikle emekçi mahallelerini kuşatan ve yalnızca bu mahallelerin sorunuymuş gibi sunulan çete düzenini anlamaya çalışırken yalnızca bugüne bakmak yetmez. Çünkü bu hikâyenin daha önce yazılmış bölümleri var. En çıplak, en sert ve en öğretici haliyle Güney Amerika’da.
Güney Amerika, neoliberalizmin kendini ilk kez bu kadar sert, bu kadar bütünlüklü ve bu kadar açık bir şiddet eşliğinde hayata geçirdiği coğrafya oldu. Özelleştirmeler, sendikaların dağıtılması, kamusal hizmetlerin tasfiyesi ve emeğin güvencesizleştirilmesi burada reform söylemine dahi ihtiyaç duyulmadan, toplumsal ilişkileri baştan aşağı yeniden kurmayı hedefleyen bir proje olarak uygulandı. Bu nedenle Güney Amerika için “kapitalizmin deney sahası” demek bir mecaz değil, tarihsel bir tespittir.
Bu deney rıza üretimi üzerinden işlemedi. Darbelerle, askeri rejimlerle ve sistematik baskı mekanizmalarıyla; kısacası emperyalist müdahaleler eşliğinde ilerledi. Devlet tamamen geri çekilmedi, yalnızca rol değiştirdi. Sosyal alandan hızla uzaklaşırken, sermayeyi koruyan bir aygıt olarak daha da sertleşti. Ortaya çıkan tablo ise, serbest piyasa olarak sunulsa da güvencesizliğin norm haline geldiği, kolektif bağların çözüldüğü bir toplumsal yapıydı.
Bu yeniden yapılanmanın yarattığı boşluklar kendiliğinden dolmadı. Güney Amerika’da mafya ve karteller, devletin tamamen yok olduğu alanlarda değil; devletin seçici olarak çekildiği yerlerde güç kazandı. Sosyal devletin ortadan kalktığı, iş güvencesinin çözüldüğü, adalet mekanizmalarının işlemez hale geldiği mahallelerde bu yapılar yalnızca suç örgütleri olarak değil, yerel düzeni kuran ve onu sürekli yeniden üreten yapılar olarak iş gördü. İstihdam sağladılar, borç verdiler, arabuluculuk yaptılar, ceza kestiler. Bütün bunları toplumsal öfkeyi yukarıya yöneltmeden, onu siyasetten kopararak yaptılar. Böylece neoliberal düzenin yarattığı yıkım, siyasal krizlere dönüşmeden yerel ölçekte yönetilebilir hale getirildi.
Bugün bu tabloya bakarken “Güney Amerika’ya özgü” demek kolaydır. Karteller, silahlı milisler, açık çatışmalar gözümüzün önüne gelir. Oysa mesele biçim değil, işlevdir. Ve bu işlev, bugün Türkiye’de de tanıdıktır.
Türkiye’de geleceksizlik ve çeteleşme
Türkiye’de çete düzeni henüz Güney Amerika’daki ölçekte değildir. Ancak gördüğü iş aynıdır. Güvencesiz emeğin normalleştiği, taşeronluğun yaygınlaştığı, genç işsizliğinin kalıcı hale geldiği bir ortamda çeteler devlete rakip olmaz; onun yapmadığını ya da yapamadığını yapar. Kimi zaman korku, kimi zaman sadakat ve bağımlılık ilişkileri üzerinden yerel ölçekte düzen kurar, sessizliği sağlar, öfkeyi dağıtır.
Uyuşturucu burada yalnızca bir madde değil; bir nakit akışıdır. Resmi ekonominin tutunma imkânı sunmadığı mahallelerde hayatta kalmanın araçlarından biri haline gelir. Bu düzen, sermaye açısından bir sorun değildir. Aksine, örgütlü taleplerden ve siyasal beklentilerden arındırılmış bir emekçi havzası üretir.
Bir zamanlar devrimci kültürün güçlü olduğu mahallelerde yaşanan dönüşüm bu yüzden tesadüf değildir. Bu mahalleler değerlerini bir gecede kaybetmedi; yavaş yavaş yalnızlaştırıldı. Dernekler kapandı, kolektif yapılar dağıldı, siyasal bağlar zayıflatıldı. Uzun yıllar politik hafızasıyla bilinen emekçi semtlerinde bu süreç; sürekli polis ablukası, etkinlik yasakları ve derneklerin fiilen çalışamaz hale getirilmesiyle ilerledi.
Bu baskı pratiği, yalnızca güvenlikçi reflekslerin sonucu değil; devletin yönetme biçiminin giderek merkezileştiği, denge ve denetim mekanizmalarının aşındırıldığı bir siyasal dönüşümün parçasıydı. Yürütme gücünün tek merkezde toplanmasıyla birlikte, yerel ölçekte kurulan bu baskı biçimleri olağanlaştırıldı ve kalıcı hale getirildi.
Bu bağlamda, Türkiye’de otoriterliğin kurumsallaştığı ve saray rejimi olarak adlandırdığımız dönemde, mahallelerdeki kolektif hayatın taşıyıcısı olan devrimci yapılar etkisizleştirilirken; aynı mahallelerde geçmişte bu yapılar tarafından baskılanan, toplum nezdinde meşruiyeti olmayan suç ağları alan kazandı. Dönüşüm yalnızca örgütlü yapıları hedef almakla kalmadı; devrimcilerin bu mahallelerde ürettiği gündelik dayanışma biçimlerini de çözdü. Uyuşturucuya karşı kolektif reflekslerin güçlü olduğu mahallelerde, bu refleksi mümkün kılan siyasal ve toplumsal bağlar kırıldı.
Böylece devrimci yapılar bir yandan doğrudan devletin zor aygıtları ve yargı mekanizmalarıyla baskı altına alınırken, diğer yandan fiili dokunulmazlıkla hareket edebilen çetelerin hedefi haline getirildi. Geriye kalan ise, korunmasız ve savunmasız bırakılmış bir devrimci hafıza oldu.
Çete düzeni de kısmen bu hafızanın üzerine kuruldu. Devrimci değerleri bütünüyle reddetmeden, onları işlevsizleştirerek ve tersine çevirerek işleyen bir düzen inşa edildi. Böylece devrimci potansiyel, siyasallaşmadan önce kriminalleştirildi.
Bu dönüşümü kalıcı hale getiren en önemli etkenlerden biri, çalışmanın artık bir gelecek vaadi taşımamasıdır. Uzun yıllar boyunca emekçi mahallelerinde çalışmak, bütün sınırlılıklarına rağmen, en azından sınıfsal olarak yerinde saymamak anlamına gelmekteydi. Bugün ise ücretli emek, neredeyse hiçbir dikey mobilizasyon vad etmediği gibi, çoğu zaman hayatta kalmayı dahi garanti edemez hale gelmiştir. Asgari ücretle, güvencesiz işlerde, taşeron zincirleri içinde geçirilen bir yaşam döngüsü; ne bir ev, ne bir gelecek, ne de çocuklar için başka bir hayat ihtimali sunmaktadır.
Bu tablo, işçi ölümlerinin ve çocuk işçiliğin artışıyla daha da çıplaklaşmaktadır. Emek, yalnızca değersizleşmemiş; aynı zamanda yaşamı tehdit eden bir hal almıştır. MESEM gibi yapılarla çalışan çocukların bedenleri, bu düzenin en ucuz ve en korumasız girdisi olarak harcanmaktadır. İş cinayetlerinde ölüm artık istisna değil, gündelik hayatın bir parçasıdır. Bu koşullar altında üniversite okumanın, diploma almanın, “kendini kurtarma” anlatılarının da anlamı hızla aşınmaktadır. Üniversite, emekçi mahallelerindeki gençler için artık sınıf atlamanın değil, borçlanmanın ve işsizliğin başka bir durağıdır. Diplomalar işe, işler güvenceye, güvence de geleceğe götürmemektedir.
Bu yüzden okul, giderek bir umut kapısı olmaktan çıkıp ertelenmiş bir hayal haline gelirken; mahallede kalmak, hızlı para kazanmak ve hayatta kalmak daha ulaşılabilir ve gerçekçi bir tercih gibi görünmeye başlamaktadır.
İşte tam bu noktada çete düzeni, yalnızca korku ya da şiddet üzerinden değil; gelecek vaadi üzerinden işler. Bu vaat sahte, kırılgan ve yıkıcıdır; ancak geleceğin sistemli biçimde ortadan kaldırıldığı bir zeminde somut bir seçenek olarak belirir. Çalışarak kazanılamayan para, bekleyerek gelmeyen gelecek, okulda bulunamayan anlam; mahalle ölçeğinde kurulan bu düzenin içinde somut ve hemen erişilebilir haldedir. Bu nedenle uyuşturucu ve çeteleşme, yalnızca bir suç biçimi değil; hiç sunulmamış bir gelecek karşısında üretilmiş bir hayatta kalma stratejisi olarak da karşımıza çıkar.
Özetle çeteler bu düzenin karşıtı değil, ürünüdür. Uyuşturucu bu çürümenin nedeni değil, onun dolaşım biçimidir. Emekçilere geleceği çok gören, çalışmayı cezaya, eğitimi borca dönüştüren bu düzene neden isyan edilmediği asıl tartışma konusu olmalıdır. Bugün mahallelerde yaşananlar bir “asayiş sorunu” değil; kapitalizmin geleceksiz bıraktığı hayatlar sorunudur.
Sosyalistlerin meta anlatı krizi
Bu noktada sosyalist siyasetin mahallelerle, emekçi havzalarıyla kurduğu ilişkiye dair daha dikkatli bir tartışmaya ihtiyaç var. Sorun, sıkça iddia edildiği gibi sosyalistlerin buralara inmemesi ya da inememesi değildir. Aksine, bugün bu mahallelerde yaşayan, çalışan, gündelik hayatın yükünü taşıyan, çeşitli düzeylerde siyasal faaliyet yürütmeye çalışan çok sayıda örgütlü insan bulunmaktadır. Mesele, bu varlığın kalıcı ve dönüştürücü bir siyasal güce dönüşememesidir.
Bu tıkanmanın temel nedenlerinden biri, sosyalistlerin uzun süredir kendi meta anlatısını kaybetmiş olmasıdır. Yalnızca tekil talepleri değil, bu talepleri bir araya getiren, onları ortak bir gelecek fikri etrafında anlamlandıran bütünlüklü bir hikâye anlatısının olmamasıdır. Yoksulluk ve güvencesizlik konuşulmakta ve tarif edilmektedir fakat bunların karşısına hangi toplumsal düzenin konulduğu belirsizdir. Bu durum örgütlenme sorununu da beraberinde getirmektedir. Çünkü insanlar yalnızca talepler etrafında değil, gelecek tahayyülleri etrafında da örgütlenir. Bugün emekçi mahallelerinde borç, işsizlik, şiddet ve ölüm kadar yaygın olan bir diğer şey de, yarına dair ortak bir anlamın ve inancın eksikliğidir. Sosyalist siyaset, çetelerin yaptığı gibi bu eksikliği dolduracak bir hikâye kuramadığında gayriresmi düzenlerin gerisine düşmeye devam edecektir.








