Deprem Doğal bir afet mi, toplumsal bir yıkım mı

Deprem: Doğal bir afet mi, toplumsal bir yıkım mı?

Halkçı bir şehircilik anlayışı; yerel halkın karar süreçlerine katılımını esas alır, merkezi dayatmalar yerine yerinden yönetimi güçlendirir, kenti yalnızca yapı yoğunluğu üzerinden değil, yaşam kalitesi, dayanışma ve ekolojik denge üzerinden planlar.

2023 6 Şubat’ta yaşanan depremler, yüz binlerce insanın hayatını altüst eden, on binlercesinin ölümüne ve milyonlarcasının yerinden edilmesine yol açan büyük bir yıkım yarattı. Ancak bu yıkımı yalnızca “doğal afet” kavramı ile açıklamak, gerçeğin üzerini örtmek anlamına gelir. Deprem doğaldır; fakat yıkım toplumsaldır. Ortaya çıkan tablo, kapitalist kentleşme anlayışının, rant ekonomisinin ve bilimsel uyarılara sistematik biçimde kulak tıkanmasının halkımıza ödettiği ağır bir bedeldir.

Bu bedel, eşit dağılmamıştır. En ağır faturayı, yoksullar, emekçiler, güvencesizler ve kentlerin çeperlerine itilmiş kesimler ödemiştir. Deprem, sınıflı toplumun mekânsal izdüşümünü bir kez daha acımasızca görünür kılmıştır.

Rant ekonomisi ve kapitalist kentleşmenin yıkıcı mantığı

Kapitalist kentleşme, kenti bir yaşam alanı olarak değil, bir birikim alanı olarak görür. Toprak, barınma ve kent mekânı; toplumsal ihtiyaçların değil, sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre düzenlenir. Arsa ve konut, kullanım değerinden çok değişim değeri üzerinden ele alınır. En güvenli alanlar yüksek gelir gruplarına ayrılırken, yoksullar fay hatlarına yakın, altyapısız, denetimsiz alanlara itilmiştir. İnşaat sektörü, üretken olmayan ama yüksek kâr getiren bir “lokomotif sektör” haline getirilmiş; hız, maliyet düşürme ve kâr maksimizasyonu, insan hayatının önüne geçirilmiştir.

Deprem bölgelerinde yıkılan yapıların büyük kısmı, bu rantçı anlayışın ürünüdür: düşük malzeme kalitesi, yetersiz mühendislik hizmetleri, göstermelik denetimler ve siyasal iktidarla sermaye arasındaki çıkar ilişkileri. İmar afları ise bu sürecin hukuki zırhı olmuştur. Bilim insanlarının ve meslek odalarının yıllardır dile getirdiği uyarılar, “büyümenin önünde engel” olarak görülmüş ve bilinçli biçimde görmezden gelinmiştir.

Bilime kulak tıkamak: Politik bir tercih

Depremler, “öngörülemez” değildir. Fay hatları, zemin yapıları, riskli bölgeler ve yapı stokunun durumu uzun yıllardır bilinmektedir. Buna rağmen gerekli önlemlerin alınmaması bir ihmal değil, politik bir tercihtir. Bu tercih; Bilimsel raporları dikkate almayan, meslek odalarını etkisizleştiren, denetimi kamusal bir görev olmaktan çıkarıp piyasaya devreden, “Maliyet” gerekçesiyle güvenliği erteleyen bir siyasal-ekonomik aklın ürünüdür. Sonuçta bilim susturulmuş, piyasa konuşturulmuştur. Depremde çöken yalnızca binalar değil; kamusal sorumluluk anlayışıdır.

Afet yönetimi değil, afet sonrası yönetilemeyen kaos

6 Şubat depremleri, yalnızca yapı stokunun değil, devletin afet yönetimi kapasitesinin de çöktüğünü göstermiştir. İlk saatlerde ve günlerde yaşanan koordinasyonsuzluk, yardımın geç ulaşması, halkın kendi kaderine terk edilmesi; merkeziyetçi, hiyerarşik ve piyasacı yönetim anlayışının bir sonucudur. Bu boşluğu büyük ölçüde halkın kendi öz-örgütlenmeleri, dayanışma ağları ve gönüllü girişimler doldurmuştur. Bu durum, aynı zamanda önemli bir gerçeği de ortaya koymuştur: Toplum örgütlü olduğunda hayatta kalır; piyasa ise yalnızca kârı örgütler.

Halkçı çözüm önerileri: Barınma bir hak olarak yeniden tanımlanmalı

Depremin ardından “yeniden inşa” tartışmaları, çoğu zaman aynı hataların tekrar edilmesi riskini taşımaktadır. Oysa ihtiyaç duyulan şey, yalnızca bina yapmak değil; kentleri ve yaşamı yeniden düşünmektir.

1.⁠ ⁠Barınma hakkı temelli yaklaşım

Barınma, piyasanın insafına bırakılamayacak temel bir haktır. Konut üretimi; kâr amacıyla değil, yoplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda, kamusal, kooperatifçi ve yerel modellerle örgütlenmelidir.

2.⁠ ⁠Alternatif şehircilik ve yerel planlama

Halkçı bir şehircilik anlayışı; yerel halkın karar süreçlerine katılımını esas alır, merkezi dayatmalar yerine yerinden yönetimi güçlendirir, kenti yalnızca yapı yoğunluğu üzerinden değil, yaşam kalitesi, dayanışma ve ekolojik denge üzerinden planlar.

3.⁠ ⁠Kooperatifçilik ve kolektif üretim

Konut kooperatifleri, hem maliyetleri düşüren hem de toplumsal denetimi güçlendiren modellerdir. İnşaat sürecinin emek, mühendislik ve mimarlık bilgisiyle birlikte kolektif biçimde örgütlenmesi, hem güvenliği hem de eşitliği artırır.

4.⁠ ⁠Meslek odaları ve bilimin kamusal rolü

Mühendislik, mimarlık ve şehir plancılığı bilgisi; sermayenin değil toplumun hizmetine sunulmalıdır. Meslek odalarının yetkileri genişletilmeli, denetim kamusal bir görev olarak yeniden tanımlanmalıdır.

Sonuç: Deprem değil, sistem öldürür

6 Şubat depremleri bize bir kez daha şunu göstermiştir: öldüren deprem değil; rant, eşitsizlik ve bilimsizliktir. Yaşanan yıkım kader değildir. Bu bedel, belirli bir toplumsal düzenin ve siyasal-ekonomik tercihler bütününün sonucudur. Gerçek çözüm, yalnızca enkazı kaldırmak değil; bu enkazı yaratan sistemi sorgulamak ve aşmaktır. Halkçı, eşitlikçi, bilimsel ve dayanışmacı bir kentleşme anlayışı; yalnızca depremlere karşı değil, kapitalizmin yarattığı çoklu krizlere karşı da bir çıkış yoludur.

Total
0
Shares
Önceki makale
Çete düzeni mi yoksa düzenin çeteleri mi

Çete düzeni mi yoksa düzenin çeteleri mi?

Sonraki makale
Küller içinde bir düzen_Ormanlar sermayeye, bedel halka

Küller içinde bir düzen: Ormanlar sermayeye, bedel halka

İlgili Gönderiler