2026 1 Mayıs’ına Giderken

2026 1 Mayıs’ına giderken

Savaş araçları modernleştikçe daha çok insan emeği içerirler, bu yeni yıkım araçlarını üretmek için daha fazla insan çalışır, aynı zamanda üretimin kapitalizmdeki kolektifleşmiş doğası daha güçlü ölüm makinelerinin inşasını mümkün kılar, böylece insanlığın birikmiş bilgi birikimi ve toplumsal üretici güçler ölüm makineleri üzerinden sermaye daha çok artık değer akmasını sağlarlar.

Türkiye’de işçilerin kendi ürettiklerinden aldıkları pay tarihin en düşük seviyesine geldi. Çalışma saatleri her geçen gün daha da uzatılıyor ancak mesai ücreti birçok sektörde istisna haline geliyor. Uluslararası pazarda rekabet gibi milliyetçiliğin çarpıtmalarıyla sömürü meşrulaştırılıyor. Dünya gerçek insanlardan değil sadece sayılardan ve bu sayıların patronlar için simgelediği zenginlikten ibaret hale geliyor.

Görüldüğü gibi Türkiye işçi sınıfı son 20 yılını giderek yoksullaşarak geçirdi. Örneğin işçilerin sıcak bir yuvası olmaması bir doğal sürecin sonucu olmadı, AKP iktidarının bilinçli politikalarının bir sonucu olarak yoksullaşma katmerlendi. DİSK-AR’ın yayınladığı raporda görüldüğü gibi “2006’da yüzde 59,3 olan alt gelir grubu konut sahiplik oranı 2017 yılında yüzde 52’ye düşmüştür.” İnsanlar haftanın 6 günü günde 12 saat çalışırken bir yandan da evlerini kaybetmişlerdir.

İşçiler daha çok çalıştıkça daha çok yoksullaştılar, paylarına hep daha azı düştü. Öyle ki azala azala 19. yüzyıl İrlanda işçi sınıfının kaderini bugün patronlar 2026 yılında Türkiyeli işçilere dayatır hale geldi ve patates bu ülkenin işçilerinin asli yemeği oldu. 2023’te kişi başı patates tüketimi yıllık 52 kiloyken 2 yıl içinde 67 kiloya çıktı. Aynı zaman diliminde en büyük işçi kenti olan İstanbul’un her yanına pahalı lokantalar açıldı. Nazım Hikmet’in 1930’lu yıllarda yoksulluğu vurgulamak için yazdığı dizeler bugün işçilerin lüks olarak kabul ettiği alışkanlıklara dönüştü.

Bunun yanında Türkiye’de yaşayan çocuklarda beslenme yetersizliğinden dolayı ortaya çıkan hastalıkların oranı günbegün arttı. Beslenme yetersizliğinin ilk belirtilerinden olan bodurluk yoksulluk katmerleştikçe artıyor. Peki kimin çocuklarında bodurluk artıyor? Bir yandan bu ülke dünyanın en pahalı özel okullarının inşa edildiği yer, patronların çocukları eğitimlerine senede milyonlarca dolar harcarken işçilerin çocukları beslenme yetersizliğinden yaşamlarının başında harcanabilir nüfusun bir parçası haline getiriliyor.

Patronlara Cennet, İşçilere Cehennem: Savaş

Filistin’de İsrail’in yaptığı ve yapmaya devam ettiği soykırımdan itibaren savaş dünyanın ana gündemi olmaya devam ediyor. Ukrayna savaşı 4. yılını doldurdu. Bu savaşlarda muazzam silah gücü kullanıldı. Bu güç aynı zamanda birilerinin kasasının dolduğunun göstergesidir. Savaşın en fazla açlık duyduğu unsur üretim ve bu üretim üzerinden sağlanan kârlılık sermaye sınıfının dünyayı yıkımın eşiğine sürüklemesi için yeter de artar bile. Savaş araçları modernleştikçe daha çok insan emeği içerirler, bu yeni yıkım araçlarını üretmek için daha fazla insan çalışır, aynı zamanda üretimin kapitalizmdeki kolektifleşmiş doğası daha güçlü ölüm makinelerinin inşasını mümkün kılar, böylece insanlığın birikmiş bilgi birikimi ve toplumsal üretici güçler ölüm makineleri üzerinden sermaye daha çok artık değer akmasını sağlarlar. Üstüne üstlük burada bahsettiğimiz milyonlarca dolara mal olan füze gibi silahlar tek kullanımlıktır. Harcanmış bu devasa toplumsal emekten geriye ölüm ve kâr dışında hiçbir şey kalmaz. Onu satan sermaye fraksiyonu savaş boyunca siparişlerin düşmeyeceğini bilir. Ölüm makinelerine artan talep fiyatları da yukarı çeker. Böylece işçilerin bir kısmı cepheye sürülürken diğerleri fabrikalara mıhlanır, gidenler bombalarla kalanlar açlıktan ölür.

Bu fabrikaların çalışması için sadece insan emeği yeterli değildir, aynı zamanda makinelerin can suyu enerjiye ve bombaların içini dolduracak cevherlere ihtiyaç vardır. O cevherler ki hepimizin kentlerinin bağrından sökülüp alınır. Maden şirketlerinin patronları geride bıraktıkları ölmüş, can çekişmiş şehirlerden ceplerinde kârlarla uzak cennetlere kaçarlar. Geride zar zor bulunan hastane randevularında şifa arayan insanlarla dolu isin ve kirin bina cephelerini boyadığı şehirler kalır. Bazılarına distopya filmi senaryosu gibi gelen hakikatler bazıları için ütopyadır.

Yurttaşlıktan atılan işçi sınıfı

Türkiye’de işçilere dayatılan bütün bu yoksulluk ve savaş sarmalının yanında işçilerin bütün yurttaşlık haklarını da ellerinden alınır. Maaşını alamayan işçilerin eylemlerine giden polis açlık sınırının altındaki maaşlarını dahi ödemeyen patronun değil işçinin karşısına dikilir.

Gaziantep’te son 13 yılda 555 işçi iş cinayetlerinde katledilmişken ve 14 yaş altı çocuk işçilerin ölüm oranı ülke ortalamasının üç katına çıkmışken işçi önderi Mehmet Türkmen halkı kin ve düşmanlığa teşvikten tutuklandı. Patronların işçileri öldürmesi yaşamın doğal akışına dahil edildiği için kin ve düşmanlığının zirve noktası olan öldürme eylemi herhangi bir düşmanlık olarak görülmüyor. İşçiler, önderlerinin tutuklanmasıyla korkutulmaya çalışılıyor ancak gün geçtikçe işçilerin olağan yaşamı hapishane koşullarından daha da zor hale geliyor. İşçi önderlerinin tutuklanması işçilere gözdağı vermek yerine karşılarındaki patron devlet ittifakının resmini daha da berraklaştırıyor.

O ittifak ki bilim kisvesine bürünmüş iktisatçıların enflasyon yalanlarıyla işçilerin payına açlığın düşmesini meşrulaştırıyor. Bugün savaşla birlikte petrol ve türevi herkesin yaşamında zorunlu olan maddi araçların fiyatı artıyor. Peki bunun sonucunda oluşacak enflasyonun bedelini kim ödeyecek? Merkez Bankası başkanı “’Asgari ücreti yüksek bir yere çekeyim en azından işçi kurtulsun’ demek dünyanın en kötü fikri” diyebiliyor. Milliyetçi zırvalarla sanki herkesin aynı gemide olduğu bir ekonomik bütünlük varmış onun da sağlığı ancak işçilerin açlığıyla sağlanırmış yalanını bize yedirmeye çalışıyor. Ancak biz biliyoruz ki bir onların ekonomisi var bir biz işçilerin, bir yanda bizim açlığımız var diğer yanda onların özel uçakları. Ülkedeki zenginliğin boyutları arş-ı alaya çıkarken biz işçilerin ve çocuklarının sürüklendiği açlık da o kadar acımasız bir hal aldı. Asgari ücret açıklandığı anda açlık sınırının altında kaldı. İşçilerin ölümü nasıl doğalsa işçilerin açlığı da bilimsel kılındı. Buna yönelik tüm itirazlar ve protestolarda işçilerin karşısına kolluk güçleri çıkarıldı.

İşçiler açlıkla ölüm ikilemine sıkıştırılırken aynı zamanda kendi topraklarını bizatihi öldürmek zorunda bırakılıyor. Türkiye’de proleterleşme süreçleri ekolojik yıkımla kol kola gidiyor. Devletin yargı sopası hem işçileri madene zorla sokmanın koşullarını yaratıyor, hem madenin yıkıcı etkileriyle köylerdeki tarımı imkansız hale getirip başka çaresi olmayan insanları ölüm riskinin yüksek olduğu koşullarda maden işçisi yapıyor, madenlere yönelik itirazları güvenlik kisvesi altında cezalandırıyor. Toplumda sermaye sınıfı ve devletin parçası olanlar dışında kimsenin söz hakkı kalmıyor.

Kurtuluşun başlangıcı: 1 Mayıs

Yukarıdaki paragraflardan da görüldüğü gibi günümüzde onurlu insanlar için mücadele etmemek daha zordur. Bugün 1 Mayıs’a giderken neye karşı mücadele edeceğimiz apaçık ortadır. Biz işçiler devrimci Avukat Selçuk Kozağaçlı’nın da altını çizdiği onurlu bir yaşam için alanlarda haykıracağız. Onurlu yaşam ürettiklerimizden aldığımız payı arttırmakla başlar, ta ki her şey işçilerin olana kadar. Ayrıca onurlu yaşamın yolu dünyanın bütün işçilerinin can güvenliği için savaşlara karşı barışı savunmaktan geçer. Sermayeye kârlı bir faaliyet alanı gibi görülen bu yıkımı önlemek ve dünyanın huzurunu sağlamak da biz işçilerin mücadelesinin sonucu olacaktır. Öyle ki bu savaşlarda ve bu savaşlar için yok edilen ekolojik yaşamın varlığını sürdürebilmesinin sorumluluğu da biz işçilerin omuzlarındadır. Daha birkaç yıl önceye kadar yeşil dönüşümden bahseden patronlar bugün silah üretmek için bütün dünyayı yağmalamaktan bahsediyorlar. Baktıkları her yerde para ve talan görüyorlar.

Kolaylıkla anlaşılacağı gibi dünyanın yaşanabilir bir gezegen ve hayatın onurlu bir yaşam olması ancak ve ancak sermaye sınıfının gasp ettiği siyasal iktidarın onun elinden çekilip alınmasıyla mümkündür. 1 Mayıs günü, bir toplumsal protesto ve işçiler arasındaki tarihsel yoldaşlığın hatırlanması olduğu kadar bu siyasal iktidarın yok edilmesi mücadelesinin de en sembolik cephelerinden biridir. 1 Mayıs alanına giderken yıllık görevimizi icra etme şuuruyla değil mücadelenin henüz başında olduğumuz bilinciyle gitmeli ve önümüze örgütlü bir güç olarak çıkan patronlara karşı durabilmenin ilk koşulunun örgütlü olmak olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

Biz işçiler gündelik yaşamda nasıl sermayenin bir taraf nasıl bizim diğer taraf olduğumuzu çok iyi görüyoruz. Patronların asla cezalandırılmadığı iş cinayetinde ölen bir sınıf yoldaşımızın cenazesinde, iş yerinde hakarete ve mobbinge uğradığımızda sıktığımız dişimizde, çocuğumuzu beslenme çantasını boş okula gönderdiğimizde diğer tarafta haberlerde, magazin programlarında gülen yüzleriyle arz-ı endam eden patronları görüyoruz. Bizim açlığımız ne kadar artarsa onların yüzlerinde gülüş de bir o kadar pervasızlaşıyor. Bu 1 Mayıs onların yüzlerindeki gülüşü dondurup silme günüdür, 1 Mayıs’ın önemi her gün yaşadığımız politik ve iktisadi zorbalığı ve baskıyı politik mücadelenin merkezine taşıma imkanını vermesinden gelir. 1 Mayıs hepsinden önce patronların bize kötü davranmaya korkacaklarını meydanlarda gösterdiğimiz gündür, sesimizin ve gücümüzün kudretini ta korunaklı sermayenin fil dişi kulelerine korku salacak şekilde taşıyacağımız gündür. 1 Mayıs işçilerin sadece çalışanlar, sömürülenler değil aynı zamanda bu sömürüyü yok edecek güç olduğunun gösterileceği gündür. Tarih bizim elimizde, yapmamız gereken ona şeklini irademizle vermektir.

Total
0
Shares
Önceki makale
19 Mart’ın Ardından_Rejimin İnşası ve Düzen Siyasetinin Sınırları

19 Mart’ın ardından: Rejimin inşası ve düzen siyasetinin sınırları

Sonraki makale
EMEK YAĞMASINA KARŞI_MÜCADELECİ SENDİKACILIK VE İŞÇİ SINIFININ İRADESİ

Emek yağmasına karşı: Mücadeleci sendikacılık ve işçi sınıfının iradesi

İlgili Gönderiler