Kılavuz Bülten; haftalık gelişmeleri, gözden kaçanları, emekçilerin gündemlerini yorumluyor ve sizlerle buluşturuyor.
Bir haftalık aranın ardından, bu haftanın bülteninde geçtiğimiz haftanın işçi direnişlerinin yanı sıra CHP’nin İstanbul İl Yönetimi’ne atanan kayyum, Boğaziçi Üniversitesi kampüsünde gerçekleşen kadın cinayeti, Suriye’deki çatışma ve savaş tehdidi ve İspanya Başbakanı’nın AB’yi Gazze konusunda eleştirmesi konu ediliyor. Ayrıca Kılavuz’da bu hafta çıkan yazıları bültende bulabilirsiniz.
Yorum ve önerilerinizi de bizimle paylaşabilir, bültenin gelişimine katkıda bulunabilirsiniz.
Haftanın işçi direnişleri

Ankara – Tapetan Mensucat’ta çalışan TEKSİF’te örgütlü işçiler sendikal yetki ve TİS sürecinin başlaması için direnişte!
Kocaeli/Dilovası – Omsa Metal’de içilerin başlattığı direniş İstanbul’a taşındı. İşçiler patronun evinin önüne giderek eylem yaptı.
Kocaeli – Patronun yüzde 30’luk zam teklifine karşı greve başlayan Gübretaş işçilerinin direnişi 65. gününde!
Kocaeli – Sakarya Hendek OSB’de bulunan SAG Hidrolik’te, Birleşik Metal’de örgütlenen sendikalı işçilerin işten çıkarılmasına karşı başlatılan direniş 26 gündür devam ediyor.
Adana & Mersin – Petrol-İş üyesi Toros Tarım işçilerinin maaş zammı ve sosyal hakların iyileştirilmesi için başlattıkları direniş 108. gününde zaferle sonuçlandı.
Dersim – Peri Tekstil’de 17 işçinin işten atılması üzerine başlayan direnişin 43. gününde Dersim’de basın açıklaması gerçekleştirildi. Açıklamada “patronun tüm iftiralarına karşı gerçekleri bıkmadan anlatacağız” dendi.
İzmir/Gaziemir – TEKSİF Sendikası’na üye oldukları için işten çıkarılan 15 DİGEL Tekstil işçisinin sürdürdüğü direniş 210. gününde! İşçiler “patronların birliğine karşı tek seçeneğimiz bizim de birlik olmamız” diyor.
İzmir/Menemen – Patronun yüzde 30 zam dayatmasına karşı greve başlayan 2 bin 300 TPI işçisi 13 Mayıs’tan bu yana direnişte.
İzmir/Kemalpaşa – Temel Conta işçilerinin grevi 270. gününde kararlılıkla devam ediyor. İşçiler, sendika düşmanı patrona karşı sendikayı fabrikaya sokmakta ısrar ediyor.
İzmir/Karşıyaka – Karşıyaka Belediyesi işçileri beş aydır maaşlarını alamadıkları için direnişe başlamışlardı. İşçiler geçtiğimiz hafta belediye önünde basın açıklaması gerçekleştirdi.
Amasya/Merzifon – GM Teknik Cam işçileri ücret zammı ve sosyal hakların iyileştirilmesi için başlattıkları direnişin 52. gününde!
Antep – 3. Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren Linea Tekstil işçileri 66 gündür maaşlarını alamadıkları için fabrika önünde eylemlerini sürdürüyor.
Bursa – Eğitim Sen ve Eğitim İş sendikalarının Bursa şubeleri, İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada “Norm fazlası resen atamaların ve alan dışı görevlendirmelerin derhal durdurulması” talep edildi.
Muhalefete yönelik saldırılar şiddetleniyor

19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından çok sayıda belediye başkanı ve belediye yöneticisinin de tutuklandığı CHP’de, geçtiğimiz hafta bu kez İstanbul İl Kongresi, yargı eliyle ve açıkça siyasi saiklerle iptal edildi. İl yöneticilerinin yerine ise CHP’nin içinden ya da kısa süre önce partiden istifa eden bazı isimler kayyum olarak atandı. Geçen yıl 8 Ekim’de yapılan kongrede il başkanı seçilen Özgür Çelik ile birlikte yönetim, disiplin kurulu üyeleri ve kongre delegeleri tedbir olarak görevden uzaklaştırıldı.
İstanbul İl Başkanı olarak geçtiğimiz aylarda CHP’den istifa eden Gürsel Tekin kayyum olarak atanırken, yönetim kuruluna atanan isimlerden ikisinin görevi reddetmesi üzerine Tekin, görevi kabul ettiğini açıkladı. Mahkeme salonlarından kurtulmak için göreve başlayacaklarını duyuran Tekin’in bu kararı sonrasında CHP yönetimi, kendisini partiden ihraç etti.
CHP’nin Ataşehir, Sarıyer ve Esenyurt ilçe kongreleri, ilçe seçim kurulları tarafından durduruldu. Ancak Yüksek Seçim Kurulu (YSK) bu kararın hükümsüz olduğunu ve ilçe kongrelerinin devam edeceğini belirtti. Görevden alınan il yönetimine yönelik CHP’nin başvurusu ise reddedildi. Konuya ilişkin farklı siyasi çevrelerden tepki gelirken, meselenin yalnızca CHP ile sınırlı olmadığı; AKP hükümetine karşı duran tüm muhalefete yönelik yargı eliyle yürütülen operasyonların bir parçası olduğu vurgulandı.
CHP’nin eski Hatay Belediye Başkanı Lütfü Savaş’ın açtığı, geçen yıl gerçekleşen 38. Olağan Kurultay’ın iptali davasının, ana muhalefet partisine kayyum atanması planının başlangıcı olduğu uzun süredir konuşuluyordu. İstanbul il yönetiminin görevden alınmasıyla, CHP’nin bir önceki kongresine yönelik 15 Eylül’de görülecek olan davada da benzer bir karar alınarak CHP Genel Merkezi’ne kayyum atanacağına ilişkin yorumlar yapılmaya başlandı.
Ekrem İmamoğlu’nun adaylığını ve muhalefetin son yerel seçim galibiyetini kendisine tehdit olarak algılayan Erdoğan ve AKP iktidarı, seçimlerin tanınmadığı bir faşist inşa sürecini hızlandırmaya çalışıyor. Adım adım Erdoğan’ın başkanlığını ve AKP iktidarını kalıcılaştırmaya dönük otoriter bir rejim inşa edildiği ortadayken, bu ölçekteki saldırılara yalnızca mitingler ya da ifşa açıklamalarıyla karşılık vermenin sonuçsuz kalacağı da açıktır.
Faşist bir iktidara karşı mücadelenin temel şartı, halkın örgütlülüğünü büyütmek ve emekçilerin öncülüğünde güçlü bir direniş hattı örmektir. Aksi hâlde kayyumları engellemek olanaksız hâle geleceği gibi, hukukun ve demokrasinin ortadan kaldırıldığı, faşizmin egemen olduğu bir geleceğe engel olmak da zorlaşacaktır.
15 yaşındaki Hilal, Ayberk Kurtuluş tarafından katledildi

Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs’te, özel bir şirket tarafından işletilen düğün salonunda çalışan 15 yaşındaki Hilal Özdemir, 24 ayrı suç kaydı bulunan Ayberk Kurtuluş tarafından silahla vurularak katledildi. Kayyum rektör uygulamasının ardından artırılan güvenlik önlemlerinin öğrencilerin ve mezunların kampüse girişini engellemek için olduğu bilinirken, hakkında 24 suç kaydı bulunan bir kişinin elinde silahla kampüse girebilmesi, bu önlemlerin öğrencileri korumak amacı taşımadığını açıkça gösterdi. Kampüsün düğün organizasyonu yapan bir şirkete devredilmesi ve 15 yaşındaki bir çocuğun burada işçi olarak çalıştırılması ise olayın başka bir boyutu.
Münferit bir olay olmadığı açık olan bu kadın cinayetinin ardından üniversitede düzenlenen eylem ve yürüyüşlere, güvenlik ve polis güçleri kadın öğrencileri engellemek için müdahale etti. Tüm engellemelere rağmen yapılan basın açıklamasında kadınlar, “Üzgün değil öfkeliyiz” diyerek şunları dile getirdi:
“Kayyum yönetimi, kendi öğrencisinin çantasını ararken eli silahlı bir katili kampüse aldı. Bu yalnızca bireysel bir trajedi değildir; erkek şiddeti, devletin cezasızlık politikalarıyla birleşerek sistematik bir hâle gelmiştir. Bugün bir kız çocuğu katlediliyorsa, sorumlusu yalnızca silahı çeken değil, bu zemini hazırlayan siyasi iktidardır.”
Kadınları korumayan, katilleri ise cezasızlık politikalarıyla ödüllendiren kolluk güçleri ve yargı, yine kadınların karşısına dikildi. Hilal için Boğaziçi’nde eylem yapan beş üniversiteli genç kadın, ertesi gün evlerinden gözaltına alındı. Bu durum, özellikle üniversitelerde gençlerin ve kadınların sesini kısmayı, toplumsal muhalefeti baskı altına almayı hedefleyen iktidar politikalarının açık bir göstergesi oldu.
Ancak gençler ve kadınlar için geri çekilmek söz konusu değildir. Geleceğimizi; gericiliğe, kadın düşmanlığına ve faşizme bırakmayacağız.
Suriye’de çatışma ve savaş tehdidi sürüyor

Suriye’de yeni düzenin nasıl kurulacağı belirsizliğini korurken taraflar birbirlerine karşı tehditlerini yükseltiyorlar. İsrail ordusu, Şam çevresinde HTŞ mensupları da dahil olmak üzere operasyon düzenlerken, Türkiye’de ise Bahçeli ve Millî Savunma Bakanlığı Rojava’nın tasfiye edilmesine yönelik tehditlerini dile getirmeye devam ediyor.
İsrail ordusu, kendi konuşlandığı bölgeyi gözetleme ihtimali olan istihbarat ekipmanlarını tespit etmesi üzerine, bunları yok etmek için bir operasyon düzenledi. Bu operasyon, hava saldırılarıyla sınırlı kalmadı, aynı zamanda karaya indirilen askerler aracılığıyla genişledi. İsrailli bir yetkili, “Şam’ın banliyölerine yerleştirilen Türk casus cihazlarını imha ettik” diyerek bu saldırının yalnızca Şam yönetimine değil, aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’deki varlığına yönelik olduğunu açıklamış oldu. İsrail’in bölgede Siyonist amaçları doğrultusunda hareket etmesi, bölge halklarına yönelik tehdidin bir parçasını oluştururken, diğer tarafta da Suriye’nin tümünde, bölgesel hegemonya mücadelesinde rakibi olan İsrail’in varlığını kısıtlamaya çalışan ve bölgede gericiliğin destekçisi olan Türkiye bulunuyor.
Suriye’nin güneyinde İsrail’in etki alanını genişletme çabaları sürer ve Dürzilerin bağımsızlığı da dillendirdikleri talepleri Şam’ı sıkıştırırken; öte yandan Kuzey ve Doğu Suriye’nin (Rojava) durumu ve bu sorunun hem Suriye’nin yeniden kuruluşu hem de Türkiye’deki Kürt sorununda çözüm görüşmeleri için yakıcı önemini koruyor.
Devlet Bahçeli, yazılı bir açıklama yayınlayarak, SDG’nin Şam ile 10 Mart’ta imzaladığı anlaşmaya göre kendisini feshetmesi gerektiği iddiasını yineleyerek, “aksi halde Ankara ile Şam’ın ortak iradesiyle askeri müdahalenin kaçınılmaz hale geleceği herkesçe bilinmelidir” dedi. SDG’yi İsrail’in bölgedeki bir uzantısı olarak tanımlarken, aynı zamanda Türkiye’nin güçlenmesiyle “Siyonist emperyalist plan ve projelerin” etkisinin kalmayacağını belirtti ve İsrail’i bölgesel rakip olarak işaret etti. Millî Savunma Bakanlığı da yaptığı açıklamada aynı rotaya işaret ederek, SDG karşısında Türkiye’nin Suriye’ye her türlü desteği vereceğini ifade etti.
Suriye’de yeni bir düzenin kim tarafından ve nasıl kurulacağı, azınlıklarla ilgili sorunların nasıl çözüleceği belirsizliğini korurken, Türkiye destekli Şam hükümetinin dayatmaları daha keskin bir hâl alıyor. HTŞ’nin liderliğinde bir cihatçılar koalisyonu olarak örgütlenen Şam hükümeti, İslam ve Arap kimliğini esas alan bir kuruluşu dayatırken, azınlıklar ise kendi güvenliklerini de sağlayacak, demokratik bir Suriye’nin kurulması için katılımcılığın esas alınmasını talep ediyor. Dürzi azınlığın talepleri, onları kendi çıkarları için kullanmayı arzulayan İsrail tarafından korunurken, Rojava’daki özerk yönetim ise hem ülkedeki en gelişkin silahlı kuvvet olmasına hem de ABD’nin arabuluculuğuna güveniyor. Cihatçıların ordulaşması ise Türkiye’nin kontrolünde ilerliyor.
Suriye’de iç savaşın bu yeni evresinde diplomasi ön plana çıkarken, tarafların uzlaşmaz talepleri çatışma dinamiklerini yeniden üretiyor. Demokratik bir Suriye’nin kurulması, bir yandan Türkiye’nin, diğer yandan İsrail’in Suriye’ye müdahalelerini sonlandıracak bir ortak mücadele ile mümkün olacaktır. Bölgede gericiliğin ve savaşın temel yöneticisi ve yürütücüsü olan bu iki yayılmacı güce karşı halkların bölge çapında ortak mücadelesi, tüm bölge emekçilerinin çıkarları için elzemdir.
Avrupa’da İsrail’e karşı tepkiler yükseliyor

Geçtiğimiz günlerde Londra’da İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile görüşmesinden önce The Guardian’a konuşan İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Avrupa Birliği’nin Gazze’de yaşanan soykırıma tepkisinin yetersiz kaldığını ve bu konuda başarısız olduğunu söyledi. AB içindeki bazı ülkelerin, Rusya’nın Ukrayna ile savaşında sergiledikleri tutumu İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarında göstermediklerini, bunun da birliğin itibarını zedelediğini ifade etti.
Soykırımın ilk günlerinden bu yana tepki gösteren İspanya, kısa süre önce Filistin’i devlet olarak tanıyan ülkeler arasına katılmış ve İsrail’e ambargo uygulayarak dikkat çekmişti. Sosyalist kimliğiyle bilinen Sanchez, son NATO zirvesinde üye devletlere getirilen askeri harcamalara yüzde beş bütçe ayırma yükümlülüğüne de karşı çıkmıştı.
Röportajda, İspanya’nın NATO içinde güvenilir bir ortak olduğunu vurgulayan Sanchez, yüzde beşlik bütçeyi reddetmelerinin ve İsrail’e uyguladıkları ambargonun, Trump’ın izolasyonist politikalarının sebebi olduğunu belirtti. ABD ile ilişkilere pragmatik yaklaştıklarını, iyi ilişkileri korumayı hedeflediklerini de dile getirdi. Bununla birlikte Trump’ın, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası hukuku zayıflattığını, bunun dünya halkları için olumsuz sonuçlar doğurduğunu söyledi.
Önümüzdeki Birleşmiş Milletler toplantısında Fransa, İngiltere, Kanada ve Malta’nın da Filistin’i tanıması bekleniyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, devletlerin bu tutumunu reddettiklerini açıkladı. Pedro Sanchez’in açıklamaları da emperyalist merkezlerin Filistin’i tanımaya yönelik tutumları da İsrail’in soykırımını durdurmaya yönelik somut bir adımı beraberinde getirmiyor. Ancak yine de İsrail’in uluslararası meşruiyetinin giderek azaldığını ve emperyalist devletlerin, Filistin’de soykırımın Filistin sorununu çözebileceğini düşünmediğinin göstergesi.
İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımcı şiddeti, savaşlar ve faşizmin dünya çapında yayılmasına hizmet ediyor, azınlıklara ve bir bütün olarak emekçilere karşı artan şiddet pratiklerini normalleştirerek halklara ağır bedeller ödetiyor. Her ne kadar devrimci iddiasını geride bırakmış bir sosyalist hareketin içinden gelse ve kapitalist bir devletin başbakanı olsa da, emperyalist ülkelerin içine düştüğü krizi ve buna karşı halklara dayatılan geleceği açıkça tartışması bakımından Sanchez dikkat çekiyor.
Ancak bu tür tekil çıkışların gidişatı değiştirmeye yetmeyeceği de açıktır. Emperyalizmin dünya halklarına biçtiği faşist geleceği tersine çevirmenin yolu, kapitalist düzenin yıkılması ve yerine işçi sınıfının çıkarlarını, yani halkın ortak çıkarlarını temel alan bir düzenin kurulmasıdır. Ne kadar demokratik ve halkçı bir refah devleti modeli öne sürülse de, kapitalizm her koşulda burjuvazinin çıkarlarını öncelemeye devam edecektir.










