Faşizmin bir kavram olarak incelemesini daha önce yapmaya çalışmıştık. AKP-MHP iktidarının da bir faşizm rejimi ya da en azından faşizm iktidarlarına ait yöntemler kullanan otoriter bir rejim olduğunu da açıkça ifade etmiştik. Peki bugünün gerçekliğinde devrimciliği nasıl konumlandırmak gerekir? Bunu biraz tartışalım.
Türkiye’de faşizmin kökeni
Türkiye siyasi tarihinde 1970’lerden 1990’lara uzanan süreçte, özellikle Anadolu’da ve İstanbul’un kenar mahallelerinde örgütlü olan ama siyasi görünürlüğü pek belli olmayan İslami hareket, 1990’lı yıllarda belli bir gelişkinliğe ulaşmış ve ülkenin yaşadığı ekonomik krizlerin de etkisiyle siyasi sahnede tekrar ön plana çıkmıştır. Dönemin Türkiye burjuvazisiyle ve devlet mekanizmasıyla yaşadığı tarihsel çelişki, hareketin çok parçalı yapısıyla da birleşince, düzen içi bir özne olmakla düzen dışına taşmak arasında kalan bir hareket ortaya çıkarmıştır. Bu yıllarda İslami hareket siyasette görünür olmayan ama etkili örgütlenmesiyle, taşrada etkili tarikat ve cemaatleriyle, gençlik üzerinde etkili dernek ve topluluklarıyla ana akım siyasete giren girmeyen tüm katmanlarıyla parçalı da olsa görünür olmayı başarmıştır.
Kamuoyunda Alevilere, halka, aydınlara ve kimi zaman da burjuvaziye yapılan terör eylemleriyle duyulan İslami hareketin radikal kesimleri, öte yandan mecliste ve belediyelerde mevziler elde etmekte, tarikatlar ve cemaatler eliyle halkta, bürokraside ve burjuvazide örgütlülüğünü büyütmekteydi. İBDA-C’sinden milli görüş hareketine, tarikatlarından, cemaatlerine kadar güçlü bir taban hareketi olan İslami hareket askeri darbelerin, devlet bürokrasisi ve burjuvazi ile yaşadığı tartışmaların (Türkiye burjuvazisinin ve devlet bürokrasisinin sınıfsal ve ideolojik karakteri gereği) ve kendi iç bölünmelerinin de etkisiyle devlet mekanizmasında arzuladığı potansiyelin gerisinde kaldı.
Bu denklem Erdoğan’ın Erbakan’dan koparak, İslami hareketi dünya piyasasıyla barıştırma hamlesiyle büyük ölçüde değişti. 2002 yılında toplumun geniş kesimlerini piyasacı “ılımlı İslam” politikalarıyla ikna eden AKP, seçimleri kazanarak faşizmin kurumsallaşmasına giden bir sürecin ilk adımını atmış oldu. İktidarının ilk yıllarında farklı toplumsal kesimlerle ittifaklar kurarak devletin ve bürokrasinin kendisine mesafeli bakan güçlerin yavaş yavaş rızasını alan ya da tasfiyesini gerçekleştiren Erdoğan; bu yıllarda İslami hareket içerisindeki neredeyse tüm spektrumun da onayını kazandı. AKP iktidarı ne zaman bir devlet içi klikle tartışmaya girse sokak gücünü dayanak noktası olarak kullanmaktan da çekinmedi. İktidarı boyunca bir paramiliter güç olarak da kullanabildiği tarikat ve cemaatlere alan açtı, imkân sağladı. Öte yandan ilk yılları devlet ve sermaye içerisinde kendisine karşı olan grupları tasfiye etmekle geçen AKP, güçlendikçe bu mekanizmaları tamamen ele geçirerek aparatlaştırdı.
İktidarının meşruluğunu 2020’li yıllara kadar aldığı halk desteği ve oy oranını öne sürerek savunan Erdoğan, özellikle son 10 yıldır, meşruluğunu ele geçirdiği devlet mekanizmasının, kurumsallaştırdığı faşizmin imkânları ile sağlamakta. Bir başka faşist taban hareketine sahip olan, bürokrasi ve burjuvazide güçlü MHP’yi de iktidarına dahil ettikten sonra son kalan muhalif mekanizmaları da iktidarın içinde çözünür hâle getirdi. Parlamento, yargı, basın, ordu, kolluk, akademi ele geçirilirken iktidarın toplumun büyük çoğunluğunda rıza üretme kapasitesi her geçen gün daha da devletin zor aygıtlarıyla sağlanmaya mecbur hâle geldi.
Geldiğimiz noktada AKP-MHP iktidarı için düzen içi bir engel kalmamış, faşist bir rejim inşasını tamamlanmış gözükmektedir. Klasik burjuva devlet mekanizmasının organlarının tamamı faşizmin eline geçmiş, düzen içi muhalefet partileri dahi doğrudan iktidar eliyle (kayyumlar, mutlak butlan, tutuklamalar vs.) susturulmuş ve etkisizleştirilmiştir. Böylesi bir kurumsal faşizmin karşısında direnebilecek tek güç olan sosyalist devrimci yapılar ise düzen içi muhalefetin uğradığından da ağır saldırılarla tahrip edilmektedir. Faşizm özgürlükleri en aza indirmiş, yoksulluğu normalleştirmiş ve otoriter baskıcı bir polis devleti inşasını dış mihraklar, terör, beka gibi kavramlarla kitleler gözünde normalleştirmiştir.
Faşizmin tezahürleri ve direniş
Faşizmin her alandaki saldırıları karşısında faşizmin mağdur ettiği kesimler direniş göstermeye çalışmaktadır. Burjuva demokrasilerinde birbiriyle etkileşimi daha az olan mücadele alanları faşizm koşullarında birbiriyle daha ilintili hâle gelmiş ve düzen dışı yönelimleri gelişmiştir.
Gençlik; özgürlük sorunları, geleceksizlik ve akademiye yapılan saldırılar ile mücadele etmektedir. Gezi eylemlerinden 19 Mart olaylarına, Boğaziçi kayyum rektör protestolarından yemekhane zamlarına karşı yapılan eylemlere, direngen ve mücadeleci bir güç olarak durmaktadır. Çokça söylenir, örgütlülük oranı gençlik içinde çok düşüktür ama bunun sebebi gençlerin siyasete ilgi duymaması, apolitik olması değildir. Üniversiteler faşizmin aparatı YÖK eliyle göreli özerkliklerini kaybetmiş; kayyum rektörler kapatmalar, bölünmeler yoluyla yapıları değiştirilmiştir. Öte yandan ekonomik durumun dayatması ile öğrenciler proleterleşmiş, uzun saatler çalışır hâle gelmişlerdir. Hâliyle fikir kulüplerinin, gençlik örgütlerinin, sanatın, siyasetin yerini geleceksizlik kaygısı ve buna bağlı olarak kariyer kulüpleri ve yoğun çalışma saatleri almıştır. Buna karşın sol; gençliğin içinde varlığını sürdürebileceği mekanizmalar kurmakta ve siyaset sahnesine gençliği taşıyabilecek bir yöntem geliştirmekte eksik kalmıştır. Öğrenci gençlik üye kazanma ve “esas mücadele alanlarına” devrimci devşirme yeri olarak görülerek hareket edilmiş, sosyalist hareket bu mücadele alanını kapsamakta potansiyelinin gerisinde kalmıştır.
İşçiler; beyaz, mavi yaka fark etmeksizin inanılmaz bir yoksullukla iç içedir. Ülkenin her yanından grevler, direnişler yükselmektedir. Yoksulluk bir yana dursun, burjuvazinin çıkarları adına her geçen gün yeni yasal ve fiili uygulamalar ile işçi hakları kısıtlanmakta; geleceğe dair sınıfın hiçbir bileşeninde umut kalmamaktadır. Fakat hızlı değişen gündem işçi sınıfının sorunlarına bir türlü gelmemekte, ağır yoksulluk ve sömürü koşulları bir şekilde ülkenin gündemini belirleyememektedir. Ne yazık ki sosyalist siyasetin mevcut gücü de işçi direnişlerinin gündem oluşturmasına yetmemektedir. Kimi zaman çeşitli iş kollarında elde edilen ekonomik kazanımlar bir heyecan yaratsa da örnekler çok sınırlı kalmakta ve çoğu zaman geriye bir bakiye bırakamamaktadır. Geleneksel sendikalar devlet eliyle yasal kısıtlamalar ve engellerle çalışamaz hâle getirilmiş. Kazanım elde etmenin tek yolu bir çeşit düzen dışı sendikacılık hâline gelmiştir. Lakin bu yollarla zaman zaman başarılı olan örnekler bile hem “üst siyaset sahnesinde” görünür olamamakta; hem de ilk fırsatta gözaltılar, tutuklamalar gibi yollarla ezilerek örnek teşkil etmemesi için baskılanmaktadır.
Kadınlar ve LGBTİ+’lar son on yılda iktidar karşısında en direngen mücadeleyi veren kesimlerdir. Öz örgütlülüklerinin gücüyle iktidarın yasaklı alanlarını fethetmiş; sınırlara, dayatmalara boyun eğmemişlerdir. Öbür taraftan faşizmin bu kesimlere saldırıları hız kesmemektedir. Faşizm; makbul cinsiyet rollerini ve geleneksel aile kurumunu kapitalist düzenin sürmesi için bir gereklilik olarak görmektedir. Yargı paketlerinden, yasal düzenlemelerden tutun da gökkuşağı sembolünün yasaklanmasına, hatta LGBTİ+ kimlikli yayıncıların tutuklanmasına kadar varan siyasi bir saldırıya uğrayan kadın ve LGBTİ+’lar faşizmin makbul erkeklerince her gün sokaklarında ve evlerinde katledilmektedir. Son yıllarda şüpheli kadın ve LGBTİ+ ölüm oranları daha da artmakta, kadın cinayetlerinin medyada bulduğu yer azalmakta, kadın ve LGBTİ+ örgütlenmelerinin faaliyetleri fiilen baskılanmaktadır. Faşizm kadın ve LGBTİ+’ların özgürlüğünü düzenine karşı açık bir tehdit olarak görmektedir. Klasik burjuva demokrasilerine göre faşizmin LGBTİ+ ve kadın meselesinde kapsayıcılığı çok daha sınırlıdır. Faşizm ile kadın ve LGBTİ+’lar arasında oluşan çelişki, faşizmin yapısına içkin ve uzlaşmaz durumdadır.
Kürtler ve diğer ezilen halklar yıllardır süregelen sistematik bir saldırı altındadırlar. Faşizmin sınıfı bölme çabasının açık bir örneği olarak Türkiye’de genel eğilim doğrultusunda Kürt halkını bir iç düşman gibi göstererek ırkçılık körüklenmektir. Türkiye tarihi boyunca da Kürt halkının ötekileştirme ve asimilasyona uğratılarak varlığı tehdit edilmiş; siyasi örgütlenmeleri terör ve beka kavramlarıyla yıllarca baskılanmıştır. Bu baskının AKP-MHP iktidarı döneminde zirveye ulaştığı açıktır. Öte yandan Kürt siyasi hareketi, içinde olduğumuz süreçte çareyi iktidarla belirli zeminlerde anlaşmakta bulmuş, buna mecbur kalmıştır. Siyasi tutsaklar, çocuklara varana dek sivil halka yönelik katliamlar, kayyumlar ve tanınmayan demokratik haklar Kürt halkına faşizmin sistematik saldırısını oluşturmuş, faşizmin kendi yarattığı bu baskıyı azaltması ise esas pazarlık konusu hâline gelmiştir. Ortak mücadeleye dair önemli tecrübeler elde edilse dahi Kürt siyasi hareketinin ve devrimcilerin çabaları Kürt halkının yıllardır süregelen direniş ve mücadelesini diğer toplumsal kesimlerin, devrimcilerin, işçilerin mücadelesi ile ortak bir zeminde buluşturmakta eksik kalmıştır. Geldiğimiz noktada bu eksiklik gerek Türkiye’de gerek Suriye’de ve Ortadoğu’da Kürt halkını tehdit altında bırakmaktadır.
Güçlü bir anti-faşist cephenin kurulamamış olması Kürt siyasi hareketinin tüm öz örgütlülüğüne rağmen hem Türkiye’de, Kürdistan’ın diğer bölgelerinde, hem de uluslararası alanda güç ve mevzi kaybetmesine, manevra yeteneğinin yitimine sebep olmaktadır. Geldiğimiz durum bu mevzi kayıplarına rağmen bir hayatta kalma çabası olarak değerlendirilmelir. Kürt halkının üzerindeki en büyük baskı organının faşizmin kendisi olduğu açıktır.
Faşizmin önemli özelliklerinden bir tanesi, komünistlere ve işçi sınıfının siyasal temsiliyetine saldırmasıdır. Türkiye sosyalist hareketi çok parçalı bir yapıya sahip olması dolayısıyla bu saldırılardan daha da fazla etkilenmiştir. Elbette bu saldırılar solun tüm öznelerine aynı şekilde sirayet etmemektedir.
Solun pratikte direngen özneleri yıllardır her türlü baskıya, işkenceye, tutuklamaya ve birçok örnekte ölüme kadar giden saldırılara maruz kalmıştır ve kalmaktadır. Her geçen yıl katmerlenerek artan baskı, durumu artık devrimcilerin tutuklanmaları için bir hukuki dayanak gerekmediği bir noktaya getirmiştir. Devrimciler için sebepsiz gözaltılar, tutuklamalar ve benzeri saldırılar çok sıradan bir hâl almış, devrimciliğin yeni normaline dönüşmüştür. Hangi örgütlerin ne ölçüde ve ne şekilde bir saldırı altında kalacağını ise dönemin koşulları belirlemektedir. Söz konusu örgütün gücü, direngenliği, politik etkisi, halktaki meşruluğu gibi pek çok değişken bunda etkilidir. Örnek vermek gerekirse, silahlı mücadelede ısrar eden yapıların hem operasyonel olarak ağır bir baskıyla direngenliği büyük ölçüde kırılmış, hem de örgütlü oldukları mahalleler çeteler ve uyuşturucu eliyle doğrudan devlet tarafından yozlaştırılmaya çalışılarak halk desteği azaltılmaya çalışılmaktadır. Öte yandan legal alanda görece daha geniş bir halk desteğini arkasına alabilen yapılar gerek kayyum uygulamaları gerek siyasi tutuklamalar gerek parti kapatma benzeri uygulamalarla hizada tutulmaya çalışılmaktadır.
Faşizm böylesi geniş ve köklü bir sosyalist hareketin tamamını tek seferde karşıya almaktansa beslenme damarlarını koparmak, ideolojik sınırlar çizmek, hareket edemeyen hâle getirmek istemektedir. Kimi “makul” sol örgütlerin oluşması da esasen bundandır. Solun faşizmle doğrudan karşı karşıya gelmeyen, iktidarı hedeflemeyen ekonomizm, legalizm, parlamentarizm ve hatta Kemalizm gibi sağ sapmalara sürüklenmesi bu saldırıların doğrudan sonucudur. Tüm bu saldırılar sonucunda faşizmle savaşamayacak, çok parçalı, düzen içi eğilimlere teslim olmuş bir sol gövde ortaya çıkmış ve böylelikle faşizm, iktidarının önündeki en önemli direnç potansiyelini büyük oranda kırmıştır.
Türkiye işçi sınıfının tüm katmanları faşizmin basıncından payını almakta, yer yer umutsuzluk olarak kendini gösteren büyük bir öfke biriktirmektedir. Türkiye devrimcilerinin en önemli görevi bu öfkeyi örgütlü bir mücadelenin içinde var etmektir. Sosyalistlerin dahi onlarca parça olduğu bir atmosferde sınıfı bölmek kolaylaşmaktadır. Faşizm kendisine karşı biriken öfkeyi sınıfın farklı katmanları arasında salınan bir öfkeye dönüştürmekte ve iktidarını sürdürmektedir.
Buna karşın çözüm görece basittir, ideolojik olarak işçi sınıfı iktidarını hedefleyen, faşizme karşı ortak mücadeleyi savunan, sınıfın tüm katmanlarını sahiplenen ve iktidarın bize dayattığı sınırları yırtıp aşan bir cephe kurmak. Sosyalist hareket tek tek örgütler olarak büyük imkânlara sahip değildir fakat bugüne kadar mücadelede biriktirdiklerimiz ortak bir hedefe yöneltildiğinde, kitleleri etkileme ve hareketlendirme potansiyeline sahiptir. Ezilenlerin kolektif aklının inşası ve devrimci cüretle faşizmi geriletmek mümkündür.
Devrimci hareketin imkânları ve görevleri
Türkiye sosyalist hareketi bir geri çekilme döneminde olmasına rağmen hâlâ geniş imkânlara sahiptir. Bir dönem Türkiye’sinde (ve hatta dünyada) fırtınalar estiren sosyalist hareket bugün hâlâ biriktirdikleriyle, taşıdıklarıyla hafife alınmayacak bir noktadadır. Devrimci örgütler en başta sendikal mücadeleden grevlere, silahlı mücadeleden yerel yönetim tecrübelerine, kadın mücadelesinde tuttuğu mevzilerden Kürt siyasi hareketiyle karşılıklı etkileşimlerine, en güncel hâliyle söylemek gerekirse 60 küsür yıllık bir mücadele kültürüne sahiptir. İlmek ilmek örülmüş, bedeli devrimcilerin canlarıyla ödenmiş bir birikimi inşa etmiştir. Bu geleneğin de etkisiyle sosyalist siyaset hâlâ politik alanda bir odak konumundadır. Üstelik bunu örgütsel anlamda çok zayıf olmasına rağmen yapabilmektedir. Sosyalistler hâlâ halkta, işçi sınıfında gerek geçmişte kurdukları güçlü bağların etkisiyle gerekse güncel hak mücadelelerinin içerisinde bir güvenilirliğe sahiptir. Düzen siyasetçilerinin yolsuzluk, hırsızlık dalgası sosyalistlere sıçratılamamıştır; kamuoyu devrimcilerin ahlakına, dürüstlüğüne güvenmektedir. Kültürel alanda devrimcilerin, sosyalistlerin tarih boyunca süregelen tahakkümü tahrip edilmiş olsa da tamamen ele geçirilememiştir. Hâlâ sanatta, müzikte, edebiyatta ve yeni kültürel alanlarda devrimci sanat bir ağırlığa sahiptir.
Sosyalistlerin hâlâ sahip olduğu bir diğer avantaj da bu yıllar süren mücadele geleneğinin de etkisiyle kadro yetiştirebilme gücüdür. Her ne kadar son yıllarda baskıların etkisiyle ve devrimci kurumların çeşitli konulardaki yetersizlikleriyle devrimci kadro üretimi azalmış gözükse de hâlâ yüzlerce genç devrimcinin örgütlendiği, mücadele ettiği, faşizme meydan okuduğu açıktır. Doğru örgüt modelleri inşa edememiş olsak dahi özverili, fedakâr, cesur, entelektüel, alanında öncüleşebilen, kitleleri etkileyebilen kadrolar yetiştirebildiğimiz gerçeğini de yadsımamak gerekir. Küçüklü büyüklü birçok devrimci kurumun üye sayısının çok ötesinde işler örgütleyebilmesi biraz da bundandır.
Her devrimci kurumun kendini var ettiği mücadele alanları da vardır. Tek tek örnekler olarak okyanusta bir damla denebilecek bu alanlar (mahalleler, fabrikalar, sendikalar, dernekler, üniversite kulüpleri vb.) birlikte düşünüldüğünde yadsınamaz bir güçten söz edilebilir. Lokal ve tekil örnekler dahil dönem dönem Türkiye siyasetini belirleyen eylemlilikleri de sağlayabilmektedirler. Politik bir program ortaklığında bu alanların dayanışması ciddi bir toplamı harekete geçirebilme potansiyelini de barındırmaktadır. Bütünsel bir antifaşist cephenin parçası olmadıkları hâliyle bu alanlar mücadelenin dalgalanmaları esnasında geride yetersiz bakiyeler bırakarak dağılmaya mahkûm gözükmektedirler.
Türkiye sosyalist hareketinin tüm bu imkânlarına, kadrolarına ve geleneğine rağmen siyaset sahnesinde bir güç oluşturamamasını da tartışmak gerekir. Yıllardır bu topraklarda devrimci mücadele veren sosyalistler, özellikle 70’li yıllarda dünya sosyalist hareketlerinde de eşine zor rastlanır bir sıklıkta ayrışmalar yaşamış ve ortaya onlarca farklı örgüt çıkmıştır. Kimi zaman politik ayrışmalar, kimi zaman örgütsel sorunlar ile ortaya çıkan bu bölünmeler; bugün söz konusu tartışmaların politik ve örgütsel güncelliği yitmiş olsa da etkisini korumakta; birleşik mücadelenin önünde engel olarak durmaktadır. Eski ayrışmalardan kalan örgütler arası gerilimler çoğu zaman etkisini hissettirmekte; ayrışmalarda politik sebeplerin güncelliğini yitirmesiyle doğan boşluğun yerini genellikle dedikodular, iftiralar almaktadır. Hâl böyle olunca, aynı mücadele için canını ortaya koyan devrimciler birbirinden uzaklaşmakta, birleşik mücadele imkânları azalmaktadır. Örgüt fetişizmi, sol içi düşmanlık ve dedikodu gibi unsurlar bunun sonuçlarıdır.
Bir başka sonuç ise solun kollektif tartışmalar üretememesi dolayısıyla solda bugünün siyasi tartışmalarının sağlıklı olarak ilerletilememesidir. İdeolojik alanın bulanıklığı, düzen içi ideolojik sapmalara da alan açmaktadır. Bu durum ulusalcılığın, mülteci düşmanlığının, Kürt düşmanlığının, LGBTİ+ düşmanlığının ve benzeri sağ sapmaların kendilerine alan bulmasına izin verdiği gibi reformizm gibi sinsi ideolojik sapmalara da alan açmaktadır. Bugün Türkiye sosyalist hareketinin devrim stratejisi ve iktidar perspektifi reformist bir perspektife sıkışma tehlikesindedir. Bu tehlikeyi savuşturmak için başta sosyalist hareketle başlayarak bir ideolojik netleşme sağlamak gerekmektedir. Bugünün sosyalistleri için tartışılması gereken yakıcı gündemler vardır ve pek az tartışılmaktadır. İktidarın tahlili, mücadele alanlarına dair stratejiler, Türkiye devriminin stratejisi tartışmaları üzerinden pozisyon alan bir sosyalist hareket buradan hareketle bir birleşik mücadele cephesinin de yolunu açabilir.
Sonuç yerine
Faşizmin işçi sınıfının tüm katmanlarına bütünlüklü saldırısı yine ancak bütünlüklü bir mücadeleyle engellenebilir. Kürt halkına, kadınların özgürlüğüne, LGBTİ+’ların varoluşuna ve doğaya yönelen faşist saldırı dalgasının her mücadele alanında karşılığını inşa etmek ve bu inşayı Marksist bir stratejinin parçası olarak düşünmek gerekir. Öte taraftan bunu başarabilmek kolay değildir. Farklı toplumsal dinamiklerin taleplerini ortak bir devrimci program etrafında buluşturabilmek, demokratik ve kolektif bir siyasal aklın inşasını zorunlu kılar. Küçük örgüt reflekslerini, dar grup çıkarlarını ve geçmiş ayrışmaların mirasını aşıp kolektif bir akıl ortaya çıkarmak gerekmektedir. Türkiye sosyalist hareketi uzun yıllardır ortak ve güncel bir siyasal akıl üretmekten çok, kendi örgütsel doğrularını yeniden üretmeye çalışmış ve bu sebeple de bütünlüklü bir siyaset oluşturmakta görece başarısız olmuştur. Eklektik, eğreti ve sık sık iç çelişkilerle dolu siyasi değerlendirmeler ortaya çıkmıştır. Birbirini beslemeyen bu değerlendirmeler hem çağı yakalamakta hem de bütünü gören bir perspektif oluşturmakta eksik kalmaktadır. Oysa faşizm gibi toplumun bütün çelişkilerini aynı siyasal zeminde yeniden üretebilen bir rejime karşı, tek tek örgütlerin sınırlarını aşan değerlendirme mekanizmaları, ortak tartışmalar ve stratejiler geliştirebilmek tarihsel bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Devrimler çoğunlukla düzenin iç çelişkilerinin düzen sınırları içinde çözülemeyecek bir evreye gelmesiyle meydana gelir. Faşizm ise bu sorunu düzenin sınırlarını manipüle ederek aşmayı hedefler. Burjuva demokrasisi sınırlarında çözülemeyecek sorunları yine burjuva demokrasilerinden kalma fakat işlevini yitirmiş, aparatlaşmış kurumları kullanarak düzene dair bir tehdit oluşturmayacak hâle getirir. Hâliyle devrimci siyaset için önemli görevlerden biri de düzenin kurumlarının meşruluğunu tartıştırmak, yeri geldiğinde o gayrimeşruluğun karşısında meşruluğunu halktan alan alternatifler inşa etmektir.
Devrimci siyasetin düzen içinde yapılabilmesinin; kapitalizmin mevcut yapısının ve organlarının halk nezdinde yitirdiği meşruiyet ile beraber önemi azalmaya başlamıştır. Dolayısıyla sosyalist siyaset düzenin daha dışında kendisini yeniden kurmalıdır. Düzen içi siyaset yapma kanallarının tıkandığı, seçimlerin anlamsızlaştığı, meclisin önemsizleştiği, hukukun inandırıcılığının kalmadığı açıktır; sosyalistler bu alanların dışına taşan bir perspektifle bakarak mücadeleyi yeniden inşa etmeli, düzenin sınırlarına hapsolmamalıdır. Elbette ki bir seçimde doğabilecek fırsatlar kullanılabilir, bir referandumda taraf olunabilir ya da hukuki bir hak tartışılabilir; burjuva devleti zor gücüyle de olsa hegemonyasını sürdürmektedir, halkın gündemi hâlâ düzenin siyaset araçları üzerinden belirlenmektedir ve sosyalistler bu alanlarda da elbette ki siyaset üretmelidir. Öte taraftan esas mesele faşizmin aparatlaştırdığı düzen kurumlarının dışında bir siyaset anlayışını da inşa edebilmektir. Sosyalist hareket düzenin sınırlarının ötesini hayal etme yeteneğini kaybetmektedir ve acilen geri kazanmalıdır keza faşizmin halkta yarattığı umutsuzluk sisini ancak bu perspektif dağıtabilir. Dolayısıyla düzen karşıtı siyaseti düzenin dışına taşan bir yerde yeniden inşa etmek, bunun propagandasını yapmak ve faşizmin bu alana saldırılarına karşı direnişi örgütlemek gerekmektedir.
Türkiye sosyalist hareketinde nice tartışmalar yapılmış, nice parti programları yazılmış, ihtiyaçlar tespit edilmiştir. Bir tartışma başlığı olarak kabul etmekle beraber bir iddiada bulunalım. Türkiye sosyalist hareketinin ihtiyacı; Kürt sorununa UKKTH kapsamında anti-şovenist bir perspektifle bakabilen; kadın, LGBTİ+, ekoloji gündemlerine dair kapsayıcı ve Marksist bir yaklaşım geliştirebilen; demokratik mekanizmalarını gelişkin bir şekilde inşa etmiş; kolektif bir akıl oluşturmayı hedefleyen ve bu yönde küçük örgütçü refleksleri aşmış; düzenin sınırlarının dışına taşabilen, düzen siyasetinin kurumlarını araçsallaştıran ama amaç hâline getirmeyen; iktidar perspektifi olan birleşik bir antifaşist cephedir.








