Ateş, insanlık tarihi boyunca çelişkili bir rol oynadı. Bir yanda yıkımın, ölümün ve külün simgesiydi; öte yanda dönüşümün, üretimin ve yeniden başlangıcın. İnsan ateşle yiyeceğini dönüştürdü, metali işledi, doğayla kurduğu ilişkinin sınırlarını genişletti. Doğa da ateşi yalnızca bir felaket olarak tanımadı. Binlerce yıldır birçok ekosistem yangınlarla şekillendi, bazı bitkiler tohumlarını ancak ateşin ardından yayabildi, bazı ormanlar yangın döngüleriyle kendilerini yeniledi. Ancak ateşin anlamı yalnızca doğanın yasalarıyla belirlenmedi. Ateş, her dönemde içinde bulunduğu toplumsal ilişkilerin izini taşıdı. Tarım toplumlarında üretimin, sanayi çağında fabrikaların ve buhar makinelerinin gücü oldu. Bugün ise ateş, ekolojik kriz ve sermaye birikiminin kesiştiği noktada yeni bir anlam kazanıyor. Çünkü kapitalizm altında ateşin ardından değişen yalnızca ekosistemler değildir. Toprağın kime ait olduğu, nasıl kullanılacağı ve kimler için var olacağı da yeniden belirlenir. Bu yeniden belirlemenin en görünür, en yıkıcı ve en sistemli biçimlerinden biri Türkiye’nin orman yangınlarında karşımıza çıkıyor.
Bugün Türkiye’de yaşanan orman yangınlarını yalnızca kuraklıkla, yüksek sıcaklıklarla ya da bireysel ihmallerle açıklamak mümkün değildir. Yangınları büyüten iklim krizi de doğanın insanlığa yönelttiği kaçınılmaz bir ceza değildir. Yangınların nasıl başladığı kadar, neden bu kadar yıkıcı sonuçlar doğurduğu da sorulmalıdır. Çünkü bir ormanı savunmasız hâle getiren süreç çoğu zaman alevlerden çok önce başlar.
Son yıllarda ormanların yönetiminde yaşanan dönüşüm bu açıdan dikkat çekicidir. Ormanlar, giderek korunması gereken ekolojik alanlar olarak değil, ekonomik değeri üzerinden değerlendirilen kaynaklar olarak ele alınmaktadır. Nitekim Türkiye’de ormancılık politikalarını inceleyen güncel bir çalışma, 2004-2020 yılları arasında verilen ormancılık dışı izinlerin tarih boyunca verilmiş tüm izinlerin yaklaşık üçte ikisini oluşturduğunu göstermektedir. Aynı çalışma, toplam orman alanında artış yaşandığı yönündeki resmi söyleme rağmen özellikle kıyı bölgelerinde orman kayıplarının sürdüğüne işaret etmektedir.1 Bu durum, meselenin yalnızca ormanların miktarı değil, hangi amaçlarla ve hangi toplumsal önceliklerle yönetildiği olduğunu göstermektedir. Böyle bir yaklaşım içerisinde koruma ve kullanım arasındaki denge de kaçınılmaz olarak kullanım lehine bozulmaktadır. Ancak bu dönüşüm, yalnızca ormancılık politikalarına özgü teknik bir tercih değildir; doğayla kurulan ilişkinin genel karakterini yansıtmaktadır.
Marx’ın insan ile doğa arasındaki “metabolik ilişki” olarak tanımladığı süreç, kapitalizm altında giderek parçalanmaktadır. Doğanın yeniden üretim kapasitesi ile sermayenin sonsuz birikim ihtiyacı arasındaki çelişki, iklim krizinden biyolojik çeşitlilik kaybına kadar pek çok ekolojik sorunun temelinde yer almaktadır. Orman yangınlarını bu bağlamdan kopuk ele almak, alevleri görüp onları besleyen toplumsal ilişkileri gözden kaçırmak anlamına gelir.
Kapitalizm, doğayı insan yaşamının maddi temeli olarak değil, ekonomik değere dönüştürülebilecek bir kaynak olarak görür. Orman, bu bakış açısından bir ekosistem değil; kereste, maden sahası, enerji koridoru, turizm yatırımı ya da gelecekte değerlendirilebilecek bir arazi anlamına gelir. Bu nedenle doğayla kurulan ilişki, koruma ve ekosistemlerin devamlılığını gözetme ekseninde değil, kullanım ve birikim ekseninde şekillenir. Dolayısıyla yangınları büyüten kuraklık da ormanları savunmasız bırakan rant politikaları da aynı sistemin farklı yüzleridir. Bu noktadan bakıldığında, orman yangınlarını yalnızca doğa olayları olarak görmek yanıltıcıdır. Çünkü bugün yanan birçok ormanda alevlerden önce sermayenin gölgesi dolaşmaktadır.
Yangın artık sadece ekolojik bir felaket değil, yaşam alanları ile kâr hırsı arasındaki çatışmanın en görünür cephelerinden biridir. Bu durum yalnızca teorik bir tartışma değildir. Son yıllarda Akbelen Ormanı’nda kömür madenciliği uğruna yürütülen ağaç kesimleri, Kaz Dağları’nda altın madenciliği projeleri nedeniyle yaşanan ekolojik tahribat ve Türkiye’nin farklı bölgelerinde enerji ile madencilik yatırımları için orman alanlarının tahsis edilmesi, doğanın giderek daha fazla ekonomik değer üzerinden değerlendirildiğini göstermektedir. Nitekim TMMOB tarafından 2021 yılında yayımlanan bir değerlendirmeye göre, 1973 yılından bu yana yaklaşık 620 bin hektar orman alanı çeşitli gerekçelerle orman kapsamı dışına çıkarılmış, 2020 yılı itibarıyla madencilikten enerji yatırımlarına kadar farklı faaliyetler için tahsis edilen orman alanlarının büyüklüğü 748 bin hektara ulaşmıştır.2 Üstelik bu veriler 2020 yılına aittir.
Son yıllarda doğal alanlar üzerindeki madencilik, enerji ve turizm baskılarının devam ettiği düşünüldüğünde, bugün karşı karşıya olduğumuz tablonun daha da ağırlaşmış olabileceği söylenebilir. Bu dönüşüm yalnızca ormanların kullanım biçimini değil, ormanla geçinen kesimlerin yaşamını da etkilemektedir. Köylülerinin geçim olanaklarının daralması ve kırsal alanlardan koparılması anlamına gelirken, yangınlara karşı yerel müdahale kapasitesini de zayıflatmakta ve kırsal çözülmeyi de hızlandırmaktadır. Tartışma yalnızca tek tek projeler değil, ormanların hangi toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda yönetileceği sorusudur.
Bu nedenle mesele yalnızca yangınların nasıl ortaya çıktığı değildir. Yangınların ardından ortaya çıkan toplumsal ve ekolojik sonuçlar da aynı ilişkiler tarafından şekillenir. Son yıllarda politik ekoloji alanında yapılan çalışmalar da yangınların yalnızca iklimsel koşullarla açıklanamayacağını göstermektedir. Özellikle çatışma bölgelerinde, sınır alanlarında ve kurumsal kapasitenin zayıfladığı bölgelerde yönetim boşluklarının, kaynak kullanım baskılarının ve siyasal süreçlerin yangın riskini artırdığı ortaya konulmaktadır.3 Bu çalışmalar, yangınların yalnızca biyofiziksel süreçlerin değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal ilişkilerin de ürünü olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Ateş, birçok ekosistemin doğal döngüsünün parçası olabilir; ancak doğanın sermaye baskısı altında yeniden üretim kapasitesi giderek zayıflamaktadır. Bu nedenle bugün birçok yangın, tek başına bir felaket değil; doğanın uzun süredir maruz bırakıldığı metalaştırma süreçlerinin yarattığı tahribatın görünür hâle geldiği anlardan biridir.
Peki ya ateşin kendisi? Ateşin dönüştürücü gücü kapitalizm altında sermayenin elinde bir yıkım ve mülksüzleştirme aracına dönüşmüştür. Ancak tarih bize hiçbir toplumsal düzenin sonsuza kadar sürmediğini göstermektedir. Ateş yalnızca yıkımın değil, özgürleşmenin de aracı olmuştur. Köleci toplumun prangalarını ateş eritti, feodal kalelerin duvarlarını ateş yıktı. Bugün ise ormanları maden sahalarına, enerji koridorlarına ve turizm yatırımlarına dönüştürenler, bu düzeni doğanın kaçınılmaz yasası gibi sunmaktadır. Oysa ne ekolojik yıkım kaderdir ne de sermayenin doğa üzerindeki tahakkümü değişmezdir. Ormanların küllerinden yeni rant alanları yaratmaya çalışanlara karşı, yaşamı savunanların da kendi ateşi vardır: Örgütlü mücadele. Çünkü doğayı koruyacak olan şey şirketlerin vicdanı değil, emekçilerin ve halkın ortak çıkarlarını esas alan toplumsal bir düzendir. Bugün doğayı metaya, ormanları rant alanına dönüştüren bu düzeni değiştirebilecek olan da ancak örgütlü sınıf mücadelesidir.
Kaynakça
- Çalışkan, H., Birben, Ü., & Özden, S. (2026). Shifting Priorities: How Amendments in Forestry Law Impact Resource Management, the Case of Türkiye. Environmental Management, 76, 13. ↩︎
- Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB). (2021). Yangın Raporu. Ankara: TMMOB. ↩︎
- Rahimi, I., Duarte, L. B. C. B., & Teodoro, A. C. (2026). Borders, Conflict Legacies, and Fire: Introducing Socio-Political Landscape Factors for Wildfire Risk in Geopolitically Fragile Regions. SSRN Electronic Journal. doi:10.2139/ssrn.6227033 ↩︎








