Türkiye’de LGBTİ+ emekçilerin sınıfsal gerçekliği

Marksizm, onur ve mücadele: Türkiye’de LGBTİ+ emekçilerin sınıfsal gerçekliği

Onur Ayı, kapitalist toplumlarda sıklıkla kimlik temelli bir “görünürlük” söylemine indirgenirken, Marksist perspektiften bakıldığında çok daha derin bir sınıfsal ve maddi zemine oturur. LGBTİ+‘ların maruz kaldığı ayrımcılık, şiddet, güvencesizlik ve yoksullaşma; yalnızca kültürel önyargıların değil, kapitalist üretim ilişkilerinin ve devlet aygıtının doğrudan ürünüdür. Bu yazı, Marksizm ışığında Türkiye’de LGBTİ+ emekçilerin sınıfsal gerçekliğini; yani çalışma yaşamı, işsizlik, sağlık, güvenlik ve yaşam hakkı sorunlarını ele almayı; bu sorunların sınıfsal kökenlerini açığa çıkarmayı ve devrimci çözüm hatlarını tartışmayı amaçlamaktadır.

Marksizm ve kimlik meselesi: Yanlış bir karşıtlık

Toplumsal muhalefet içerisinde sıkça karşılaşılan en büyük yanılgılardan biri, Marksizm’in “sınıfı merkeze alıp kimliği dışlayan” bir teori olarak karikatürize edilmesi ve buna bağlı olarak LGBTİ+ mücadelesinin ise sınıf siyasetinden kopuk, liberal bir “kimlik meselesi” olarak kodlanmasıdır. Oysa Karl Marx, insanın “özünün” soyut değil, toplumsal ilişkilerin bütünü olduğunu vurgular. Bu ilişkiler; cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği gibi alanlarda da somutlaşır. İşçi sınıfı, yalnızca “aile babası natrans-heteroseksüel erkek” imgesinden ibaret homojen bir yığın değildir. Bugün sınıfın tam merkezinde; fabrikalarda, ofislerde, plazalarda, hizmet sektöründe ve güvencesiz işlerde ter döken, sömürülen kuir emekçiler bulunmaktadır.

Toplumsal Yeniden Üretim Teorisi, cinsel baskının ve ikili cinsiyet rejiminin kapitalizmin üretim ilişkileriyle nasıl kopmaz bir bağa sahip olduğunu açıkça ortaya koyar. Kapitalizm, emek gücünün her gün işe hazır hâle getirilmesini, yeni nesil işçilerin yetiştirilmesini ve ücretsiz bakım emeğini “kutsal aile” modeli üzerinden bedavaya getirir. Sistem, heteronormatif ve patriyarkal iş bölümüyle bu döngüyü ayakta tutarken; “soyun devamlılığı” ve ücretsiz bakım sömürüsünü reddeden, kâr çarkına uymayan LGBTİ+ varoluşları “verimsiz”, “tehditkâr” ya da “sapma” olarak kodlayarak yapısal bir dışlanmaya mahkûm eder.

Türkiye’de LGBTİ+ emekçilerin sınıfsal gerçekliği: Güvencesizliğin çifte yükü

Türkiye’de LGBTİ+ emekçilerin sınıfsal gerçekliği, LGBTİ+’ların çalışma yaşamına katılımı, yapısal ayrımcılıkla şekillenen kronik bir güvencesizleştirme ve yoksullaştırma pratiği olarak kendini göstermektedir. Açık kimlikle iş bulamama, işe alım süreçlerinde elenme, mobbing ve işten çıkarma, emek piyasasının yazısız ama katı kurallarıdır. Özellikle trans kadınlar için kayıtlı istihdam kapıları neredeyse tamamen kapalıdır; bu durum onları güvencesiz, kayıt dışı ve şiddete açık alanlara itmektedir.

Kaos GL Derneği’nin 2024 ve 2025 yılı istihdam araştırmaları, çalışma yaşamındaki bu sınıfsal şiddetin ürkütücü boyutlarını verilerle kanıtlamaktadır. 2024 verilerine göre, kamu sektöründe çalışan LGBTİ+’ların yalnızca yüzde 2,8’i iş yerinde açık kimlikleriyle bulunabilirken, özel sektörde bu oran yüzde 22,5’te kalmaktadır. 2025 yılına gelindiğinde, kamu çalışanı LGBTİ+’ların yüzde 52’sinin ayrımcılık yaşamamak için kimliğini tamamen gizlemek zorunda kaldığı, yüzde 20,2’sinin ise ekonomik istikrarsızlık ve işini kaybetme korkusuyla derin bir baskı hissettiği belgelenmiştir. 

Bu tablo bir “istihdam sorunu” değil, artı-değer sömürüsünün bir sonucudur. Kapitalizm, “yedek sanayi ordusu”nu yalnızca işsizlerden değil; sistematik olarak dışlanan kimliklerden de oluşturur. Emek piyasasındaki fobik baskı, LGBTİ+’ları bu yedek ordunun en kırılgan kesimlerinden biri hâline getirir. İşsizlik, burada geçici bir durum değil; politik olarak üretilmiş kalıcı bir konumdur.

Türkiye’de LGBTİ+ emekçilerin sınıfsal gerçekliği 2

İşsizlik, yoksulluk ve barınma krizi

İşsizlik, LGBTİ+’lar için yalnızca gelir kaybı değil; barınma, sağlık ve güvenlik krizinin de tetikleyicisidir. Aileden dışlanma, ev içi şiddet ve zorunlu göç; özellikle genç LGBTİ+’ları doğrudan etkiler. Piyasa koşullarında barınma, metalaşmış bir hak olduğu için; düzenli geliri olmayan LGBTİ+’lar için neredeyse ulaşılamaz hâle gelir.

Marksizm, barınma sorununu bireysel yoksullukla değil, mülkiyet ilişkileriyle açıklar. Konutun bir yatırım aracına dönüştüğü kapitalist düzende LGBTİ+’ların yaşadığı barınma krizi, sınıfsal konumlarının doğrudan bir sonucudur. Bu nedenle çözüm hayırseverlikte ya da “duyarlı belediyecilikte” değil, konutun kamusal bir hak olarak örgütlenmesindedir.

Güvenlik ve yaşam hakkı: Devletin tarafsız olmayan şiddeti

Türkiye’de LGBTİ+’lar, yalnızca bireysel nefret suçlarının değil; devletin doğrudan ve dolaylı şiddetinin de hedefindedir.

Sermaye birikim rejimindeki krizler, devlet aygıtının LGBTİ+’ları günah keçisi ilan eden sistematik şiddetiyle örtbas edilmeye çalışılmaktadır. Devlet, sınıflar üstü tarafsız bir yapı değil; egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir aygıttır. LGBTİ+’ların kriminalize edilmesi, yalnızca “ahlaki muhafazakârlık” değil, doğrudan toplumsal muhalefeti bölme stratejisidir. Kimlik temelli baskı, sınıf mücadelesinin parçalanmasında işlevsel bir rol oynar.

Devletin bu tarafsız olmayan şiddeti Onur Yürüyüşleri’nin yasaklanması, kolluk cezasızlığı ve ayrımcı yargı pratikleriyle kurumsallaşmıştır. Kaos GL’nin 2025 İnsan Hakları Raporu, üst düzey yöneticilerin kışkırttığı nefret söyleminin açık bir “devlet politikasına” dönüştüğünü; 2025 yılında 89 işkence vakası ve üç trans nefret cinayeti yaşandığını kanıtlamaktadır. Dahası, burjuva devleti, örgütlenme hakkını tırpanlayarak bu şiddete karşı kurulan dayanışma ağlarını da fiziken yok etmeyi hedeflemektedir. İzmir’deki Genç LGBTİ+ Derneği’nin, savcılığın takipsizlik kararına rağmen asılsız “müstehcenlik” iddiaları bahane edilerek 11 Aralık 2025’te hukuksuzca kapatılması (feshedilmesi), yasaların muhalif sivil toplumu boğmak için sınıf savaşında nasıl bir giyotin gibi kullanıldığının en açık göstergesidir.

Sağlık hakkı ve beden politikaları

Marksist perspektif, sağlığı bireysel bir “yaşam tarzı” meselesi olarak değil; üretim ilişkilerinin doğrudan bir uzantısı olarak ele alır. Kapitalizm koşullarında beden, kâr çarkına uydurulması ve üzerinde tahakküm kurulması gereken bir üretim aracıdır. Sağlık hizmetlerinin tamamen piyasalaştığı bu düzende, LGBTİ+’ların sağlığa erişimi hem ideolojik hem de devasa maddi engellerle kuşatılmıştır.

Sistemin beden üzerindeki bu tahakkümünün ve ikiyüzlülüğünün en sarsıcı göstergesi, kapitalist tıbbın interseks ve trans bedenlere yönelik tutumudur. Bir yanda, hiçbir hayati tehlikesi olmayan interseks bebekler, sırf ikili cinsiyet (kadın/erkek) normlarına uymaları için insan hakları ihlali olan rızasız genital sakatlama operasyonlarına tabi tutulmaktadır. Diğer yanda ise, bedensel uyum sürecini kendi özgür iradesiyle gerçekleştirmek isteyen trans yetişkinler için sağlık hakkı tamamen bir lükse dönüştürülmüştür. Cinsiyet geçiş ameliyatlarının (vajinoplasti, mastektomi, falloplasti) 5 bin ila 18 bin dolar arasında değişen maliyetleri ve 2025 yılında hormon tedavisine erişime getirilen idari engeller, bedensel otonominin de ne kadar yakıcı bir sınıf ve güvencesizlik meselesi olduğunu tescillemektedir.

Transların hastanelerde maruz kaldığı ayrımcılık, HIV ile yaşayan öznelerin damgalanması ve ruh sağlığı hizmetlerindeki ötekileştirici dil; LGBTİ+ bedenlerini sistemsel bir “risk unsuru” olarak kodlayan bu hegemonik yapının sonucudur.

Marksist çözüm perspektifi: Kimlikten sınıfa, sınıftan özgürlüğe

Kapitalizmin krizi derinleştikçe devlet, yoksullaşmayı gizlemek için bir yandan LGBTİ+’ları hedef alırken diğer yandan “kutsal aileyi” biyopolitik bir silah olarak kullanmaktadır. “Aile Yılı” projeleriyle yeni doğan çocuklara teşvikler verilmesi, sistemin geleceğin ucuz iş gücü ordusunu garanti altına alma ve kadını eve bağlama çabasıdır. Aile kurumuna bu fonlar akıtılırken, 14 Temmuz 2025’te çıkarılan bir yasayla turizm işçilerinin hafta tatili hakkının gasp edilerek mesai ücreti verilmeksizin 10 gün çalışmaya mahkûm edilmesi, sermayenin ikiyüzlülüğünün net bir özetidir. İktidarın sürekli pompaladığı “cinsiyetsizleştirme politikalarına geçit vermeyeceğiz” paranoyası da ahlaki bir kaygıdan değil; işçiyi köle, kadını ücretsiz bakıcı yapan bu normatif sömürü çarkının yıkılmasından duyulan egemen sınıf korkusundan beslenmektedir.

Bu noktada Marksist çözüm, LGBTİ+ mücadelesini sınıf mücadelesinin bir “eklentisi” olarak değil, onun ayrılmaz bir bileşeni olarak kavramalıdır. Çözüm; bu sömürü sisteminin gökkuşağı renklerine boyanarak bizi içine kabul etmesi değil, aksine bu çarkı üreten tüm üretim ilişkilerinin ve mülkiyet rejiminin temelden parçalanmasıdır. Eşit yurttaşlık yalnızca hukuki metinlerle sağlanamaz; üretim araçlarının kolektifleştirilmesi, güvenceli istihdam, kamusal sağlık ve barınma politikalarıyla mümkündür.

Onur, bir sınıf meselesidir

Onur yürüyüşleri, kökeni Stonewall İsyanı’na dayanan; kapitalizme, polis şiddetine, atanan cinsiyet rollerine ve burjuva ahlakına karşı ezilenlerin yükselttiği devrimci bir başkaldırıdır. İstihdamdan dışlanan transların, iş yerinde mobbinge uğrayan eşcinsellerin, bedeni sakatlanan intersekslerin ve Bayram Sokak’ta yurtsuzlaştırılanların öfkesi; asgari ücrete mahkûm edilen işçilerin grev çadırlarındaki öfkesiyle aynı sistemin ürünüdür. Onur, sermayenin bize dayattığı utancı reddederek barikatları aşan tarihsel bir meseledir. Onur Ayı, gökkuşağı bayraklarının ticarileştirildiği bir “farkındalık sezonu” değil, kapitalizmin dışladığı tüm bedenlerin ve kimliklerin isyan çağrısıdır.

Kolektif bir çağrı: Onur, örgütlü mücadeleyle kazanılır

Onur, tek başına hayatta kalma çabası veya şirket reklamlarına sıkışmış soyut bir sembol değildir. Onur; ay sonu kiranı ödeyebilmek, hastaneye gittiğinde ayrımcılığa uğramamak, atölyede veya ofiste kimliğini gizlemeden, güvenceli bir şekilde çalışabilmektir. LGBTİ+’ların maruz kaldığı işsizlik, yoksulluk ve şiddet, tesadüfi kötülükler değil, makbul olmayan herkesi öğüten bu kâr çarkının doğrudan sonucudur. Bu yüzden talebimiz, sistemin bizi “kabul etmesi” değil; sendikalı iş, parasız sağlık ve güvenli barınma hakkıdır.

Total
0
Shares
Önceki makale
Sosyalist “siyasetsizlik” ve ana muhalefetin parçalanması

Sosyalist “siyasetsizlik” ve ana muhalefetin parçalanması

İlgili Gönderiler