19 Mart’ın Ardından_Rejimin İnşası ve Düzen Siyasetinin Sınırları

19 Mart’ın ardından: Rejimin inşası ve düzen siyasetinin sınırları

Burada sosyalistlere düşen görev açıktır. Toplumsal muhalefetin yeniden örgütlenmesi, ortak ve düzen dışı bir siyasal hattın kurulması, kendiliğinden gelişmelere bırakılabilecek süreçler değildir. Halkın açığa çıkan arayışı, ancak örgütlü bir siyasal müdahale ile kalıcı bir güce dönüşebilir. Bu müdahale, mevcut düzenin sınırlarını veri alan değil, bu sınırları zorlayan ve aşmayı hedefleyen bir perspektif gerektirir.

Türkiye’de son on yılı anlamaya çalışırken tekil olaylara odaklanmak çoğu zaman yanıltıcı olur. 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve ardından gelen siyasal hamleler, ilk bakışta güncel bir kriz gibi görünse de aslında uzun süredir örülen bir sürecin devamı niteliği taşımaktadır. Bu süreci kavrayabilmek için daha geriye, toplumsal muhalefetin son büyük tarihsel sıçramalarından birine, Gezi Direnişi’ne kadar uzanmak gerekir. Gezi, farklı toplumsal kesimlerin bir araya gelerek siyasal iktidarın dayattığı yaşam biçimine karşı kolektif bir itiraz geliştirdiği, spontane fakat güçlü bir direniş dalgasıydı. Bu sürecin ardından gelen yıllar, iktidarın bu deneyimden çıkardığı derslerle şekillendi.

2017 anayasa referandumu bu dönüşümün kurumsal çerçevesini belirledi. Başkanlık sistemiyle birlikte yürütme gücü tek elde toplanırken, yasama organı giderek etkisizleşti ve yargı bağımsızlığı büyük ölçüde ortadan kalktı. Bu dönüşüm, bir rejim inşası olarak okunmalıdır. Bu inşa süreci, OHAL uygulamaları, KHK’lar, ihraçlar ve baskı politikalarıyla pekiştirildi. Akademisyenlerin üniversitelerden uzaklaştırılması, gazetecilerin tutuklanması, sendikal faaliyetlerin engellenmesi ve grevlerin yasaklanması, bu sürecin farklı yüzlerini oluşturdu. Kayyum uygulamalarıyla yerel yönetimlerin gasp edilmesi ise siyasal temsil mekanizmalarının nasıl işlevsizleştirildiğini açık biçimde ortaya koydu.

Bu tablo içerisinde 19 Mart, bir sürekliliğin göstergesi olarak değerlendirilmelidir. İktidar, karşısında potansiyel bir tehdit olarak gördüğü aktörleri tasfiye etmek konusunda artık daha doğrudan ve pervasız bir çizgi izlemektedir. İmamoğlu’nun diplomasının iptali ve ardından gelen hukuki süreç, bu anlamda bir eşik değil, zaten aşılmış eşiklerin yeni bir tezahürüdür. Rejim, kendisini tahkim etme sürecinde hukuki araçları birer siyasal enstrüman olarak kullanmaktan geri durmamaktadır.

Bu noktada dikkat çekilmesi gereken bir diğer başlık, düzen muhalefetinin bu süreçte oynadığı roldür. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) başta olmak üzere, düzen içi siyasi aktörlerin uzun yıllar boyunca geliştirdiği strateji, toplumsal muhalefeti sandık eksenine hapsetmek üzerine kuruldu. Her kritik dönemeçte “bu son seçim” söylemiyle kitleler sandığa yönlendirilirken, sokak siyaseti ya geri plana itildi ya da kontrollü biçimde sınırlandırıldı. Oysa siyasal iktidarın kurduğu rejim, yalnızca seçim sonuçları üzerinden geriletilebilecek bir yapı olmaktan çok uzaktı.

Bu süreçte meclis pratiği de belirleyici oldu. Sınır ötesi operasyon tezkerelerine verilen destekler, dokunulmazlıkların kaldırılması sürecindeki tutumlar, mühürsüz oyların kabul edildiği referandum karşısında sergilenen edilgenlik, düzen muhalefetinin sınırlarını açık biçimde ortaya koydu. Bu tercihler, iktidarın attığı adımların önünü açtı ve siyasal alanın daralmasına katkı sundu. Dolayısıyla bugün gelinen noktada yaşananlar, yalnızca iktidarın hamleleriyle açıklanamaz; muhalefetin eksik, edilgen ve çoğu zaman uzlaşmacı çizgisi de bu tablonun bir parçasıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nde son dönemde yaşanan liderlik değişimi ve “yeni” muhalefet görüntüsü, en azından muhalefetin bir kısmında belirli bir beklenti yaratmıştı. Ancak geçen süre içerisinde görüldü ki bu yeni hat da yapısal sınırlarını aşabilmiş değildir. Yerel yönetimlere yönelik operasyonlar, kayyum uygulamaları ve yargı baskısı karşısında geliştirilen tepkiler, geniş bir toplumsal direnişi örgütlemekten uzak kaldı. Bir seneyi aşan zaman boyunca sergilenen pratik, yalnızca mitinglerle şekillenen, daha çok savunmacı ve sınırlı bir siyasal hat olarak öne çıktı. Bu durum, düzen siyasetinin doğasıyla yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü düzen siyaseti, sistemin sınırlarını zorlayan değil, o sınırlar içerisinde hareket eden bir mantıkla işler.

19 Mart sürecinde ortaya çıkan toplumsal hareketlilik, bu çelişkileri yeniden görünür kıldı. Gençlerin, işsizlerin, emeklilerin, öğrencilerin ve farklı toplumsal kesimlerin sokağa çıkma eğilimi, uzun süredir biriken tepkinin dışavurumuydu. Ancak bu hareketliliğin örgütsel ve siyasal açıdan zayıf olduğu da açıktı. Gezi ile kıyaslandığında, daha parçalı, daha dağınık ve siyasi yönelim açısından belirsiz bir tablo ortaya çıktı. Bu durum, son on yılda uygulanan baskı politikalarının toplumsal muhalefet üzerinde yarattığı tahribatı da açıkça göstermektedir. Kolektif hareket etme kapasitesi zayıflamış, ortak bir siyasal akıl üretme kanalları daralmıştır.

Bununla birlikte, ortaya çıkan her hareketlilik, kendi potansiyelini de içinde taşır. 19 Mart sonrasında sokakta beliren enerji, halkın siyaset sahnesine yeniden müdahale etme arzusunun hâlâ canlı olduğunu gösterir. Bu enerji, kendiliğinden bir çıkışın ötesine geçebildiği ölçüde anlam kazanacaktır. Aksi durumda, görünen o ki düzen siyasetinin sınırları içerisinde eriyen, yönü belirsiz bir tepki olarak kalmaktan başka bir seçeneği bulunmamaktadır.

Her ne kadar saldırılar doğrudan kendisine ve bir sonraki seçimde partinin cumhurbaşkanı adayı olacak olan Ekrem İmamoğlu’na yöneltilmiş olsa da CHP’nin bu süreçteki rolü, eylemleri düzen sınırları içerisinde tutarak geçmişte olduğu gibi bu hareketi de “bir sonraki seçim” söylemiyle sandığa kanalize etmekti. Nitekim CHP genel başkanı Özgür Özel’in bütün sert söylemlerine rağmen özellikle gençliğin dinamizmi CHP’nin belirlediği sınırları aşmaya her çalıştığında bir duvarla karşılaştı. Adaletsizlik ve geleceksizlik duygusuyla iktidara yönelen öfkeyi örgütlemek ve iktidara karşı mücadeleyi güçlendirmek yerine Saraçhane meydanı başta olmak üzere birçok farklı alanı CHP mitingine çeviren parti yönetimi açık bir şekilde kitle dinamizminin önüne geçmiş oldu. Eylemlerde sıkça duyduğumuz “Taksim” hedefli sloganlar hareketin ufkunun iktidarın belirlediği sınırları aşmaya niyetli olduğunu gösterirken CHP yönetimi geçmiş örneklerden alışık olduğumuz biçimde hareketi pasifize eden ve belirsiz gelecekteki bir seçim sandığına havale eden bir pozisyonu benimsedi.

Burada sosyalistlere düşen görev açıktır. Toplumsal muhalefetin yeniden örgütlenmesi, ortak ve düzen dışı bir siyasal hattın kurulması, kendiliğinden gelişmelere bırakılabilecek süreçler değildir. Halkın açığa çıkan arayışı, ancak örgütlü bir siyasal müdahale ile kalıcı bir güce dönüşebilir. Bu müdahale, mevcut düzenin sınırlarını veri alan değil, bu sınırları zorlayan ve aşmayı hedefleyen bir perspektif gerektirir.

Türkiye’de siyasal mücadele, uzun süredir iki eksen arasında sıkışmış durumda: bir yanda her geçen gün daha da otoriterleşen bir iktidar, diğer yanda bu otoriterliğe karşı etkili bir alternatif üretemeyen düzen muhalefeti. Bu sıkışmışlık, üçüncü bir hattın gerekliliğini daha görünür hale getiriyor. Bu hat, ne seçimlere indirgenen dar bir siyaset anlayışıyla ne de kendiliğinden patlak veren ve kısa sürede sönümlenen tepkilerle kurulabilir. Süreklilik, örgütlülük ve net bir düzen dışı yönelim bu hattın temel bileşenleri olmak zorunda.

19 Mart, bu açıdan bir son değil, bir gösterge olarak okunmalı. AMK-MHP Rejimi’nin inşa sürecinde ulaştığı aşamayı ve düzen muhalefetinin mevcut sınırlarını gözler önüne seren bir süreç. Bu süreçten çıkarılacak dersler, önümüzdeki dönemin siyasal hattını belirleyecektir. Toplumsal muhalefetin yeniden güç kazanması, geçmiş deneyimlerin eleştirel bir değerlendirmesini ve devrimci, yıkıcı bir siyasal hattı zorunlu kılıyor. Aksi halde benzer kırılmaların dönem dönem tekrarlandığı, ancak hiçbirinin kalıcı bir dönüşüm yaratmadığı bir döngü devam edecektir.

Total
0
Shares
Önceki makale
Birinci Yılında Saraçhane ve Gençliğin Durumu

Birinci yılında Saraçhane ve gençliğin durumu

Sonraki makale
2026 1 Mayıs’ına Giderken

2026 1 Mayıs’ına giderken

İlgili Gönderiler
Kadınların Çifte Sömürüsüne Son Eşitlik için Sosyalist Mücadele
Devamını oku

Kadınların çifte sömürüsüne son! Eşitlik için sosyalist mücadele

Ev dışında ise kadınlar, ucuz ve güvencesiz işgücü olarak görülür. Böylece kadınlar hem ev içinde hem de ev dışında çifte sömürüye maruz kalır. Günümüzde daha fazla kadın ev dışında çalışıyor, ancak hem evde hem de işte çifte yük altında kalıyor. Bu durum aynı zamanda ev içinde yeniden üretim ve bakım ihtiyacının da tam olarak karşılanamamasına sebep oluyor.