İRAN SAVAŞI_DÜNYA HALKLARI BARBARLIĞA DİZ ÇÖKMEYECEK!

İran savaşı: Dünya halkları barbarlığa diz çökmeyecek

İran’ın direnişiyle birlikte, ABD ve Trump’ın haydutluk yaparak Venezuela Devlet Başkanı’nı kaçırdıktan sonraki “her şeyi yapabilirim” küstahlığı, tüm emperyalist dünyanın yüzüne çarpılmıştır. Bu açıdan İran’ın elde ettiği ara zafer ya da gelecekte elde edeceği bir zafer, yalnızca İran’ın kendini koruması anlamına gelmemekte, aynı zamanda emperyalizmin sonraki yayılmacı hamlelerinin de olası yenilgisi anlamına gelmektedir. ABD’nin yenilgisi, sonraki dönemde Küba ve diğer ABD karşıtı ülkelere yönelik saldırılara da ket vuracaktır.

Dünya kapitalist düzenini yeniden biçimlendirmeyi hedefleyen ABD öncülüğündeki emperyalist ülkelerin, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’ya yönelik en kapsamlı saldırısı, 1991 yılında gerçekleşen Körfez Savaşı’ydı. On binlerce insanın hayatını kaybettiği bu savaşın, bölgedeki güç dengelerini, siyasi ilişkileri ve toplumsal yapıları değiştiren ve sonraki on yılları da belirleyen önemli sonuçları oldu.

Körfez Savaşı’nın sonrasında, Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak bir bölge gücü olmaktan çıkmış; ABD, başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez’de kalıcı askeri üsler kurmaya başlamış ve kendisini bölgenin “güvenlik garantörü” olarak ilan etmişti. Savaş, aynı zamanda Ortadoğu’da İran’ın da taraf olduğu yeni bir güç dengesi oluşmasına ve ABD merkezli emperyalist hegemonyanın güçlenmesine işaret etmiş, bir başka değerlendirmeye göre ise, dünya kapitalist sisteminin Sovyetler Birliği ile son hesaplaşmasının önemli uğraklarından da biri olmuştu.

Öte yandan, emperyalist güçlerin “Irak’ta kitle imha silahları var” gibi yalanları, Ortadoğu halklarının iradesinin ve kararlarının yok sayılması, bölgenin Batı emperyalizmi tarafından aşağılanarak yeniden şekillendirilmeye çalışılması da bölge halkları tarafından kimliklerine, yaşam haklarına ve siyasal kararlarına yönelik bir saldırı olarak görüldü.

Körfez Savaşı’nın siyasal mücadeleler ve toplumlar tarihi açısından önemli sonuçlarından biri de, bölge halkları arasında uzun süreli bir anti-Amerikan tepkinin güçlenmesi oldu. Nitekim bugün, ABD-İsrail ekseninin tüm beklenti, çağrı ve kışkırtmalarına rağmen İran halklarının savaş sırasında emperyalistlerin yanında değil karşısında durması, Körfez Savaşı sonrasında güçlenen ABD karşıtı bilinçle ve emperyalist devletlere yönelik güvensizlikle de doğrudan ilişkilidir.

ABD ve NATO’nun, Körfez Savaşı’ndan 12 yıl sonra, 2003 yılında Irak’ı işgal etmesi ise; önceki savaşla elde ettikleri bölgesel üstünlük koşullarında ve kendilerini durduracak uluslararası bir gücün yokluğunda gerçekleşti. 2003 işgali ve yüz binlerce insanın öldürülmesiyle birlikte Irak artık ekonomik ve siyasi alanda çökmüş bir devletti. Saddam Hüseyin ise tüm Ortadoğu’ya ders verme niyetiyle aşağılayıcı biçimde idam edildi.

Irak’ın işgalinin etkileri ülke sınırlarını aştı. Bu ikinci savaş, Ortadoğu’nun siyasi düzenini, bölgesel güç dengesini, güvenlik yapısını ve toplumsal dinamiklerini, bir daha toparlanması mümkün olmayacak biçimde köklü şekilde değiştirdi. Irak’ın çöküşü Suriye iç savaşının zeminini hazırladı, Ortadoğu’da krizler zincirini başlattı ve yakın tarihimizin en acımasız, karanlık, ilkel olgularından biri olan IŞİD gibi cihatçı örgütlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bugün hâlâ Ortadoğu’nun parçalanmışlığının önemli dayanaklarından biri olarak gündemde olan Sünni-Şii ayrımının derinleşmesi de emperyalist işgalin doğrudan sonuçlarından biri oldu.

Tıpkı 1991 Körfez Savaşı sonrasında El Kaide gibi şeriatçı örgütlerin güçlenmesi nasıl mümkün olduysa, Afganistan’ın uzun süreli işgalinden sonra Taliban yobazlığı daha güçlü biçimde nasıl geri döndüyse, IŞİD barbarlığı veya HTŞ iktidarı da NATO ve ABD emperyalizminin başlattığı savaşların hazırladığı ortamda mayalandı. 2003 Irak İşgali, 1991’de aranan Birleşmiş Milletler onayının hiç umursanmadığı, emperyalizmin zincirlerinden tamamen boşandığı, “uluslararası hukuk” dedikleri kapitalist devletlerin kendi güvencelerinin dahi yerle bir edildiği önemli bir eşik olarak tarihe geçti.

İki savaşın nedenlerinin de sonuçlarının da neredeyse aynı olduğunu söyleyebiliriz. Petrol ve uluslararası emperyalist hegemonyanın inşası uğruna, ele geçirilmeye, yağmalanmaya, teslim alınmaya çalışılan bölge ülkeleri ve yoksul halklar, bir yeni barbarlık çağına mahkum edilmeye çalışıldı.

Ortadoğu’ya “özgürlük” ve “demokrasi” masallarıyla ve ağır bombardıman uçaklarıyla gelen emperyalizm; geride yüz binlerce ölü, yıkılmış kentler, köle pazarlarında satılan kadınlar, derinleşen mezhep çatışmaları, kitlesel göçler ve kafa kesen cihatçılarla birlikte insanlığın çöküşünü çaresizce izleyen toplumlar bıraktı.

Ancak tüm bunların yanında, Ortadoğu halklarının, kurtarıcı masallarıyla havadan gelen emperyalist generallere de, aldatıcı peygamberlere de artık karnı toktu…

Emperyalist masallar: Tarih hiç yaşanmamış gibi yeniden!

ABD ve önceki on yıllara kıyasla bölgesel hegemonya iddiasını, Filistin’de gerçekleştirdiği soykırımın üzerine daha güçlü biçimde inşa etmeye çalışan İsrail; sanki Irak’ta “kitle imha silahları” yalanı hiç ortaya çıkmamış, Irak, Afganistan, Suriye ve Libya’da iç çatışmalar ülkeyi esir almamış, kadınlar, gençler ve azınlıklar özgürleşmiş ya da bu ülkeler istikrara kavuşmuş gibi, sanki yakın tarih hiç yaşanmamışçasına, İran’a yine “demokrasi ve özgürlük getireceğiz” safsatasıyla savaş açtı.

İran savaşı, Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını ve siyasetini bütünüyle ve ABD’nin uluslararası rakiplerinden koparılmış biçimde egemenlik altına almak isteyen emperyalizmin, Körfez Savaşı ve 2003 Irak İşgali’nden sonra bölgeye dönük üçüncü kapsamlı saldırısı oldu. Bu savaşta da temel hedefler değişmedi: Petrol ve hegemonya. Dünya kapitalistlerinin durmak bilmeyen kâr hırsı ve emperyalist devletlerin yayılmacı pazar kavgaları, bu kez İran’da kendisini acımasız bir savaş olarak gösterdi.

İran’a yönelik 28 Şubat 2026’da başlayan saldırının ilk günlerinde ve kısa süre sonra (savaş henüz 40. gününü bile doldurmamışken), Trump ve Netanyahu’nun yaptığı açıklamalar; emperyalizmin, uzun yıllardır Molla rejiminin baskılarına maruz kalan İran halkının özgürlüğünü hiç de umursamadığını açıkça ortaya koydu. Trump’ın “İranlılar özgürlük zamanınız geldi” söylemleriyle başlattığı savaş, İran’ın teslim olmayan direnişi karşısında “bir medeniyeti yok edeceğiz” tehditlerine dönüştü. Böylece emperyalizmin asıl amacının özgürlük ya da medeniyet değil, barbarlık olduğu en yetkili ağızlardan pervasızca dile getirilmiş oldu.

Bugün İran halkına karşı 47 yıllık şeriatçı baskının mimarı olan Molla rejimi, savaşın yarattığı kuralsızlık ortamının da verdiği avantajla ülkedeki otoritesini daha fazla güçlendirdi. Emperyalizmin bölgeye yönelik bu üçüncü kapsamlı saldırısı da özgürlük ve demokrasi değil, daha fazla hak gaspı ve baskının hâkim olduğu bir siyasal atmosfer yarattı.

Emperyalizmin panzehiri: Halkların tavizsiz direnişi!

Bu yazının kaleme alındığı günlerde, İran savaşının bir ateşkesle kısa süreli de olsa durduğu bir ara dönemdeyiz. Ancak bölgeye yönelik petrol avcılığının, ticaret yolları üzerindeki hâkimiyet mücadelesinin ve uluslararası hegemonya arayışının henüz sonuçlanmadığı düşünüldüğünde, 35 yıldır farklı evrelerde tekrar eden bu savaşın sona ermediğini tahmin etmek de zor değil.

Bununla birlikte, bu ateşkesin ortaya koyduğu önemli bir gerçek daha var: Emperyalizm, tüm yıkıcı gücüne ve küstahlığına rağmen halkların direnişi karşısında çaresizdir. İran devleti ve halkı; ABD ve İsrail’in saldırganlığına, çocukların katledilmesine, hastanelerin, enerji tesislerinin ve köprülerin bombalanmasına rağmen, dayatılan teslimiyet çağrılarına boyun eğmemiştir. Geri adım atmayan bu direniş; Hürmüz Boğazı, füze kapasitesi, İran devlet örgütlenmesi gibi askeri ve siyasi kozların da etkili biçimde kullanılmasıyla ABD’yi masaya oturtmuştur.

İran halkının Molla rejimine karşı yürüttüğü haklı mücadeleyi ABD ve İsrail’in çıkarlarına alet etmeyen siyasi bilinciyle, uluslararası dayanışmayla ve dünyanın farklı coğrafyalarında sosyalistlerin de dahil olduğu muhalefetin ideolojik tutarlılığı ve anti-emperyalist kararlılığıyla bu süreçte bir “ara zafer” elde edilmiştir.

Hiç durmadan dünyanın en güçlü ülkesi olmakla övünen Trump, İran’a yönelik saldırıyı başlatırken dile getirdiği; rejim değişikliği, nükleer kapasiteyi yok etmek, Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmek ve petrolü ele geçirmek gibi hedeflerin hiçbirini gerçekleştirememiş, aksine saldırının meşruiyetini yaratamamış, hem kendi ülkesinde halk nezdinde hem de dünyanın geri kalanında yalnız ve öfkeli bir saldırgana dönüşmüştür.

İran’ın direnişiyle birlikte, ABD ve Trump’ın haydutça Venezuela Devlet Başkanı’nı kaçırdıktan sonraki “her şeyi yapabilirim” küstahlığı, tüm emperyalist dünyanın yüzüne çarpılmıştır. Bu açıdan İran’ın elde ettiği ara zafer ya da gelecekte elde edeceği bir zafer, yalnızca İran’ın kendini koruması anlamına gelmemekte, aynı zamanda emperyalizmin sonraki yayılmacı hamlelerinin de olası yenilgisi anlamına gelmektedir. ABD’nin yenilgisi, sonraki dönemde Küba ve diğer ABD karşıtı ülkelere yönelik saldırılara da ket vuracaktır. Meşruiyeti olmayan bir savaşın intikamı, meşruiyeti olmayan başka bir haksız savaşla alınamaz.

ABD’de yaşayan halklar dahil, dünyanın dört bir yanında halklar, İran’da maskesi düşen ve barbarlığı ortaya çıkan ABD ve İsrail emperyalizminin savaş çığırtkanlığına, Küba örneğinde de olduğu gibi karşı çıkacaktır. Emperyalizmin yenilgisi, hangi biçimde olursa olsun, özellikle içinden geçtiğimiz barbarlık çağında dünya halklarının zaferi olarak görülmelidir.

Elbette bir not daha düşmeliyiz: Bugün İran halkının ve devletinin emperyalist saldırganlığa karşı meşru direnişini savunmak ve ABD-İsrail emperyalizminin yenilgisini dünya emekçileri için bir kazanım olarak görmek, İran’daki şeriatçı Molla rejimini savunmak anlamına gelmez. İran’daki şeriatçı düzen, 47 yıldır İran halkına ve özellikle kadınlara zulmeden; devrimcileri, solcuları katleden bir zeminde yükselmiştir. Bu rejim yıkılmalıdır.

Ancak mollaları devirecek olan emperyalizm değil, İran halklarının örgütlü ve birleşik iktidar mücadelesi olacaktır. Bugün bir öncü örgütlenmeyle harekete geçemeyen ve kendiliğinden ortaya çıkan isyanlarla İran gericiliğine karşı bayrak açan emekçiler, bir gün mutlaka hedeflerine ulaşacak ve zaferi kazanacaktır…

Total
0
Shares
Önceki makale
SERMAYENİN İŞÇİYE DÖNÜK SALDIRILARINDA HEDEFTEKİ SON İŞÇİ MEVZİSİ_İŞ GÜVENCESİ

Sermayenin işçiye dönük saldırılarında hedefteki son işçi mevzisi: İş güvencesi

Sonraki makale
ABD Emperyalizminin Savaş Örgütü NATO ve Anti-Emperyalist Mücadele

ABD emperyalizminin savaş örgütü NATO ve anti-emperyalist mücadele

İlgili Gönderiler
İşçi Sınıfının İktidarı için Kılavuz
Devamını oku

İşçi sınıfının iktidarı için Kılavuz

İşçi sınıfı, mavi-beyaz yaka gibi yapay ayrımları aşarak politik bir güç olarak siyaset sahnesinde yer almalıdır. Zengin bir azınlığın çıkarı için değil, milyonlarca emekçinin barınma, beslenme, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması için siyaset yapılmalıdır.