Sosyalist bir devrimin sırtını yaslayacağı yegȃne şey sınıfken, örneğin işçi sınıfının artık çok daha önemli bir parçasını kaplayan kadın işçilerin işçi olmalarının yanında kadın olmalarından kaynaklı yaşadıkları eşitsizlikleri de mücadelenin parçası kılınmalıdır.
Son birkaç yılda ciddi tartışma başlığı olup 2026’nın ilk ayından itibaren yıkıcılığını ve dağıtıcılığını göstermeye başlamış olan yeni bir faşist dönemin şafağındayız. Mevzide yerini alması gerektiğini düşündüğümüz ve kurucu bir rol biçtiğimiz toplumsal kesim olarak ‘kadınları’ işareten eden bir yazı kaleme almak gerekliliği dünden çok daha yakıcı bir biçimde ihtiyaca dönüşmüştür. 8 Mart’a giderken bu toplumsal kesimin devrimci öncü rolünü tartışmanın gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Bunun gerekliliğini tartışacağımız, geçmiş örneklerine değineceğimiz ve gelecek için bir inşanın adımlarını atmaya çalışacağımız bir yazıya başlarken sonda söyleyeceğimizi baştan söylemiş olalım: bir devrim olacaksa o kapitalizmin zarar verdiği tüm ezilenlerle birlikte örülmelidir ve bu kesimler mevzide yerini almalıdır.
Dünyada faşist eğilimler ve kadınların gördüğü zarar
Geçtiğimiz seneden bu yana Kılavuz olarak, yeni bir faşist dönemin oluşmaya başladığından ve bu döneme hazırlıklı olmanın öneminden çokça bahsetmiştik. Bu dönemi tariflerken önceki faşist akımların birebir aynısı olmayacağı ve kendi özgün yanları olacağına değinmiş ve bu özgün yanların tahlilini yapmaya çalışmıştık. O dönem bu tespiti yaparken Avrupada yükselen faşist eğilimlere AFD’nin eyalet seçimlerinde öne çıkması, Fransada “Ulusal Birlik” adındaki faşist cephenin görünür olması, Le Pen’in yükselişi, İtalya seçimini kazanan Meloni iktidarını örnek olarak vermiş, Trump gibi sağcı; göçmenlere, kadınlara ve LGBTİ+’lara açıkça düşman bir figürün yeniden seçilmesinin, rastlantısal bir gelişme olmadığını söylemiştik. Bu tercihin, ABD burjuva sınıfının mevcut tarihsel momentteki ihtiyaçlarına en uygun siyasal temsilin Trump’ta cisimleşmesinin bi sonucudur. Bu süreçte Ukrayna-Rusya arasındaki savaşın, adeta bir laboratuvar deneyi denebilecek, uluslararası hukuku hiçe sayacak şekilde gelişen Gazze’deki katliamın, İran ve İsrail arasındaki gerilimin ve Suriye’de değişen iktidarın bu eğilimin son hızla ilerlediğini göstermiş oldu. Aynı şekilde NATO’nun tüm üye ülkelerden askeri harcamaları artırması tahhüdü alması, Venezuela başkanı Maduro’nun ABD tarafından esir alınması ve Rojava’ya dönük saldırılar, sürecin potansiyelini ve hızını gözler önüne serdi.
Bu atmosferde dünyada faşist bir döneme koşar adım ilerlerken bu faşizmin ezip geçtiği kesimler; işçi sınıfının yanı sıra göçmenler, kadınlar, LGBTİ+’lar ve azınlık milliyetler oldu. ABD’de göçmen karşıtı ICE silahlı yapısı, Avrupa’da artan göçmen karşıtlığı, nüfus artış oranlarındaki düşüş bahane edilerek doğum oranlarını artırmak adına hayata geçen aile planlamaları, kürtaj karşıtı devlet politikaları ve ülkemizde de olduğu gibi artan kadın ve LGBTİ+ cinayetleri bu kesimler üzerinde gerçekleşen baskıların yalnızca birkaçıdır. Faşizmin doğal bir sonucu olarak sivil toplumun budanması ve hukuki kazanımların bertaraf edilmesi şüphesiz kadınlar için durumu çok daha katlanılmaz kılacak. Eşit işe eşit ücret alamamak, güvencesiz ve çifte sömürünün olduğu çalışma koşulları, kadına yönelik şiddet ve cinayetlerde artış ve buna karşı hak gaspı artık çok daha yakıcı bir hal almaya başlayacak.
Faşizmin yükselişi ve devrimin bir ihtimal olmaya yaklaşması
Bu noktada geçmiş faşizm örneklerine değinecek olursak, Almanya’da Hitler ve İtalya’da Mussolini örneklerinin belki de en önemli ortak noktası her iki dönemin hemen öncesinde bu ülkelerde güçlü sosyalist partilerin varlığı, örgütlü bir işçi sınıfı ve gerçek bir sosyalist devrim ihtimalini görürüz. Birbirinin tam karşıtı iki eğilimin -sosyalizm ve faşizm- aynı dönemde birbirine karşı diyalektik bir ilişki içinde geliştiğini ve birinin diğerini deyim yerindeyse ezerek yükseldiğini görürüz. Bugünün güncelliğinde ise her ne kadar sermaye sınıfı için bu faşist dönem çok daha fazla, bölüşüm krizinin ve kȃr oranlarının düşmesinin sonucu olarak yükselse de ve henüz dünyada güçlü bir sosyalizm fırtınasından ya da işçi sınıfı hareketliliğinin tekil örnekler haricinde parladığından bahsedilmese de sokak hareketliliğinin ve artacak olan tansiyonun tespitini yapmak zor değil. Bu hareketliliğin formasyonu, örgütlülüğü ya da hedefi ne kadar sosyalizme yaklaşacak sorusu ise tüm ülkelerdeki iktidarı hedefleyen sosyalistlerin en önemli gündemi olmaya devam edecek. Düşünülmesi gereken konulardan biri de, işçi sınıfının iktidarı hedeflerken sınıfın örgütlülüğü yanında bugünkü mevcut kapitalist yıkımdan rahatsızlık duyan ve doğrudan ya da değil yeni kurulacak sosyalist gelecekten fayda sağlayacak toplumsal kesimleri bu mücadeleninin yanına katmanın yollarını bulmanın ne kadar önemli olduğu. Tam bu noktada kadınların devrime ne kadar ihtiyaç duyduğu ve devrimci mücadelede işçi sınıfı içinde ya da yanında bi şekilde kimlik mücadelelerini de yanına katarak öncülük rolünü üstlenmelerine değinmek gerekir.
Kapitalizmin kaybedenleri
İşçi sınıfının çıkarları ile burjuvazinin çıkarlarının birbirlerine tamamen zıt olduğu ve bu çelişkinin son tahlilde birinin diğerini alt ettiği bir senaryoya muhtaç olduğu tartışmasız bir gerçek. Bununla beraber işçi sınıfı ve burjuvazi kadar olmazsa olmaz olmasa da kapitalizmin son tahlilde zarar verdiği, hali hazırda yaşadıkları ezilmeleri daha da derinleştirdiği, kapitalist devletin faşizm gibi bir manevrasında sınıf kadar hedefe alınacak olan toplumsal kesimleri de doğrudan bu sınıf savaşımının tarafları sayılabilirler. Ve devrimciler için birer müttefik olarak görülmelidir. Sosyalist bir devrimin sırtını yaslayacağı yegȃne şey sınıfken, örneğin işçi sınıfının artık çok daha önemli bir parçasını kaplayan kadın işçilerin işçi olmalarının yanında kadın olmalarından kaynaklı yaşadıkları eşitsizlikleri de mücadelenin parçası kılınmalıdır. Ya da doğrudan değişim değeri üretmese de kullanım değeri üzerinden ev içi emeğin üreticisi kadınların karşılıksız emeklerinin kapitalizme faydası üzerinden kadınların mevcut üretim ilişkilerine baş kaldırmasını mevzinin önemli bir yerine konulması gerekir.
Kapitalizmin verdiği zararın yanında sağlayamadığı faydadan da bahsetmek gerekir. Hâkim anlatıda bahsi geçen, herkesin çok çalışırsa zengin olabileceği, büyük paralar kazanabileceği ve “kendini kurtarabileceği” ihtimali herkes için bir yanılsama olmasının yanında, kadınlar için gerçeklikle bağı çoktan kopmuştur denebilir. Kadınlar çok çalışsalar da ya da çok iyi okulları kazansalar da okuldan sonra tek başlarına yaşamaları, girdikleri bir işte yükselmeleri, ya da bir iş kurup vahşi ekonomik ilişkiler içinde sermayelerini büyütme ihtimalleri gibi kapitalizm içinde bir şekilde öne geçme ihtimalleri çölde kutup ayısı görmek kadar ihtimal dışıdır. O nedenledir ki kapitalizmin pazarladığı bu anlatı her zaman erkekler üzerinden gelişmiştir. Kapitalizmin kadınlar namına faydası yok denecek kadar azdır. Hatta sermayesi biriken erkeklerin iktidar alanlarının genişlemesiyle ezen-ezilen ilşkisi derinleşme eğilimi dahi göstermiştir denebilir.
Kapitalizme henüz teslim olunmadı
Komünist Manifesto’da Marx ve Engels burjuvazi için “insanla insan arasında katıksız çıkardan, katı ‘nakit ödeme’den başka bir bağ bırakmamıştır” der. Gerçekten de tarih bizlere tüm çelişkilerin bir noktada üretim ilişkilerinden doğan temel çelişki etrafında yoğunlaştığını göstermiştir. Bu çelişki ise her geçen gün insanın metayla ve insanla kurduğu ilişkiyi dönüştürür ve “katı nakit ödemeye” indirger. Burada kadınlar açısından ise toplumsal alanda en az varlık gösterebilen kesim olması açısından ve de duygusal emek süreci gibi “katı nakit ödeme”den çok daha farklı boyutta emek-değer süreci içinde bulunması sebebiyle kapitalizmle kurduğu fayda-zarar denklemini farklılaştırır. Kadınlar için kapitalist üretim ilişkileri alışılmadık ve çoğunlukla zarar veren bir yerde durmaya devam eder. Yozlaşmış lümpen ilişkiler kadınların her seferinde zararına işler ve cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretir.
Kadınların toplumsal olana duyduğu ihtiyaç
Kapitalizmin gelişimi bir bütün olarak özel mülkiyetin ve serbest piyasanın propagandası üzerinden gelişmiştir. Bugüne değin bu propaganda her bir kişinin biricikliği, bireysel özgürlüğü ve rekabetçi doğa metaforu içinde yalnız bir hayvan olarak kurgulayan bir zeminde şekillenmiştir. “Bu dünyada herkes yalnızdır ve piramidin tepesine kadar çıkmak için çok çalışması gerekir. Hayatını yoksul bir işçi olarak geçirmiş olmak yalnızca o kişinin sorumlusu olduğu bir suçtur ve bu cangılda başına gelecek her durumdan kendisi sorumludur.” Bu anlatının kadınlar açısından durduğu yer nettir. Bin yıllardır inşa edilen ve aileden çalışma hayatına kadar her yere sirayet etmiş olan patriyarkayla mücadele kadınların tek başlarına verdikleri bir mücadele olamaz. İnsanın toplumsal bir varlık olduğu fikrinden uzaklaşılması kadınların dünyası için bir felakettir. Sokakta yalnız yürümenin bile tehlikeli olduğu şu günlerde bunun farkında olan, her türlü eşitsizlikle, şiddetle ve cinayetle burun buruna yaşayan kadınlar için tek kurtuluş birlikte, dayanışmayla ve birbirinden öğrenerek kavgayı büyütmektir.










