ABD Emperyalizminin Savaş Örgütü NATO ve Anti-Emperyalist Mücadele

ABD emperyalizminin savaş örgütü NATO ve anti-emperyalist mücadele

Oysa bugün savaş politikaları ile içerdeki yoksullaştırma rejimi aynı sermaye düzeninin iki yüzüdür. Emekçilerin sofrasından çalınan her lokma, savaş bütçelerine, güvenlik harcamalarına ve sermaye sınıfının çıkarlarına tahsis edilmektedir. Emperyalist saldırganlık ile emekçilere yönelen sınıfsal saldırı arasındaki bağı kurma görevini düzen siyasetçileri değil sadece sosyalist yapıların birleşik mücadelesi başarabilir.

ABD öncülüğündeki Batı emperyalizminin bugün küresel hegemonyası aşınmakta olduğu gibi kendi iç çelişkileriyle de yüz yüze kalmış durumda. Özellikle Çin karşısında ekonomik, teknolojik ve jeopolitik üstünlüğü tartışmalı hale gelmektedir. Fakat emperyalist hegemonyanın zayıflaması, doğrudan daha barışçıl bir dünya anlamına gelmiyor. Tam aksine, hegemonyasını kaybeden bir emperyalist blok, bu kaybı telafi etmek için daha saldırgan, yıkıcı ve pervasız yöntemlere başvurur. Bugün ABD’nin Ortadoğu’dan Pasifik’e, Doğu Avrupa’dan Güney Amerika’ya uzanan müdahaleci çizgisi tam da böyle bir tarihsel sıkışmanın ürünüdür.

Bu nedenle Venezuela’ya, Küba’ya, İran’a yönelik baskılar ve saldırılar ile Filistin’deki soykırımcı İsrail saldırganlığı birbirinden kopuk başlıklar değildir. Bunlar, emperyalist sistemin aynı zincirinin halkalarıdır. ABD’nin İsrail’e verdiği sınırsız destek, yalnızca Siyonist saldırganlığın himayesi değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun emperyalist çıkarlar doğrultusunda yeniden dizayn edilmesidir. Filistin halkının maruz kaldığı soykırım, yalnızca bir ulusal baskı meselesi değil, aynı zamanda dünya halklarına verilen bir gözdağıdır: Emperyalizmin yeni barbarlık çağında, emperyalist düzene direnen herkes ezilebilir, kuşatılabilir, açlığa ve ölüme mahkûm edilebilir.

İran başlığı da burada özel bir önem taşımaktadır. Sosyalist hareket açısından İran gibi rejimlere yaklaşımda ilkesel bir berraklık hayati önemdedir. Mesele, İran rejimini aklamak ya da onun iç çelişkilerini, baskıcı yönlerini görmezden gelmek değildir. Asıl mesele, emperyalist saldırı karşısında hangi cephede durulacağıdır. “Ne İran ne ABD” gibi görünüşte tarafsız, gerçekte ise emperyalist saldırganlık ile ezilen ülkenin savunulması arasındaki farkı silikleştiren tutumlar, tarihsel olarak anti-emperyalist mücadeleye değil, emperyalizmin manevra alanına hizmet etmiştir. Sosyalistlerin görevi, burjuva ya da gerici karakter taşıyan yönetimlere siyasal destek vermek değil; emperyalist saldırının yenilgisini esas alan bağımsız bir halkçı çizgi kurmaktır. İran savaşında sosyalistlerin önemli bir bölümünün bu sınavı görece daha doğru vermesi, yani temel çelişkiyi ABD emperyalizmi ile bölge halkları arasındaki mücadelede görmesi önemlidir.

Trump döneminde daha açık, daha kaba bir dille ifade edilen tehdit siyaseti de bu tablonun parçasıdır. Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş alanları gündeme geldiğinde yükselen tehditler, yalnızca diplomatik gerilimler değildir; bunlar dünya ticaret yollarının, enerji akışının ve bölgesel rejimlerin askeri zorla denetlenmek istenmesidir. Trump doktrini denilen saldırgan yönelim, özü bakımından Amerikan devlet aklının sürekliliğini temsil eder: ABD ile uyumlu çalışmayan, Çin ve benzeri rakiplerle ilişkilerini geliştiren ya da emperyalist hiyerarşiye tam boyun eğmeyen İran veya Venezuela gibi rejimler ya içerden istikrarsızlaştırılacak ya yaptırımlarla boğulacak ya da doğrudan savaş tehdidi altında tutulacaktır.

Bu noktada Çin’e karşı kurulan yeni savaş cepheleri de dikkatle ele alınmalıdır. ABD açısından mesele yalnızca ekonomik rekabet değildir; dünya sisteminin liderliğini kaybetme korkusudur. NATO’nun klasik Atlantik ekseninin dışına taşarak Asya-Pasifik’e dair söylemler geliştirmesi, ittifakın gerçek işlevini bir kez daha göstermektedir. NATO, savunma örgütü değil, emperyalist yeniden paylaşım mücadelelerinin savaş örgütüdür. Tam da bu nedenle, sadece ABD’nin saldırganlıklarını değil, NATO’nun iç çelişkileriyle de birlikte tartışmaların merkezine oturmasını da ele almalıyız.

4 Nisan günü NATO’nun kuruluş yıldönümü olarak mevcut savaş konjonktüründe önemli bir mücadele günü haline gelmiştir. Daha da önemlisi 6-7 Temmuz tarihlerinde İstanbul’da yapılacak olan NATO Zirvesi hem sosyalistlerin hem de barış mücadelesini yükseltmek isteyenlerin önünde hem bir tehdit hem de kamuoyuna anti-emperyalist siyaseti duyurmak için bir fırsat haline gelmektedir. Zirvenin İstanbul gibi NATO’nun Ortadoğu’ya açılan kapısında yapılacak olması önümüzdeki döneme dair çok şey söylemektedir. NATO, ABD emperyalizminin dünya ölçeğindeki siyasal, askeri ve ideolojik tahakkümünü sürdürebilmek için inşa edilmiş bir savaş örgütüdür. Trump, ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda NATO’yu kullanmaya çalışırken Avrupa ülkeleri ile ABD arasında yaşanan NATO içi çelişkiler belirleyici olmaktadır. İran’a yönelik saldırganlıkta da gördüğümüz üzere başta İspanya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkeleri farklı gerekçelerle de olsa bu plana dahil olmaya çok da gönüllü değil. Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kontrol edilmesinin ve bu saldırganlığa ortak olan ülkelerin gemilerinin geçişine kapatılmasının ardından NATO’nun bir blok olarak çaresizliği ve sınırlılıkları daha net ortaya çıkmıştır.

Türkiye ise bu denklemde edilgen bir ülke değildir. NATO üyesi bir devlet olarak Türkiye, emperyalist savaş mimarisinin parçasıdır. İncirlik başta olmak üzere üsler, yalnızca askeri lojistik noktaları değil; istihbarat, sevkiyat, bölgesel operasyon ve siyasal denetim mekanizmalarının merkezleridir. Türkiye’de anti-emperyalist mücadelenin en somut başlıklarından biri tam da bu üsler ve NATO üyeliğidir. 2004 NATO zirvesine karşı gelişen eylemler ya da Irak tezkeresi sürecinde oluşan toplumsal tepki, halkın doğru bir siyasal hatta yöneldiğinde nasıl önemli gedikler açabileceğini göstermişti. Ancak bugün için birleşik ve sonuç alıcı bir anti-emperyalist hattın yaratılamadığı da açıktır. Geçmişten bugüne elde edilen deneyim ve pratikler sonucunda bugün Türkiye’de anti-emperyalist barış mücadelesinin etkili eylem pratikleriyle güçlendirilmesi gerekir.

Burada sosyalist hareketin bütün iyi niyetli çabalara rağmen eksikliklerini tartışmak gerekir. Bu yazıda da ifade ettiğimiz üzere sosyalist hareket ABD’nin Venezuela’ya yönelik haydutluğunda, Küba’ya uygulanan insanlık dışı ambargoda ve son olarak İran’a yönelik emperyalist saldırıda bir bütün olarak doğru tutum takınmıştır. Geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarılarak “Ne İran ne ABD emperyalizmi” hatasına düşmeden emperyalist saldırılara karşı tutum alındı. Ancak yine de bu yazı yazılırken güçlü, birleşik ve siyasal iktidarı hamle yapmaya zorlayan bir barış hareketi yaratılabilmiş değil. Birleşik mücadele yaratma konusunda ciddi zaaflar vardır. Anti-emperyalist öfke çoğu zaman sokakta güçlü, kararlı ve süreklilik taşıyan eylem biçimlerine dönüşememiştir. Daha da önemlisi, sosyalist hareket geniş emekçi yığınlar içinde barış talebini, NATO karşıtlığını ve anti-emperyalist siyaseti kökleştirecek bir kamuoyu oluşturmakta yetersiz kalmıştır. Oysa bugün savaş politikaları ile içerdeki yoksullaştırma rejimi aynı sermaye düzeninin iki yüzüdür. Emekçilerin sofrasından çalınan her lokma, savaş bütçelerine, güvenlik harcamalarına ve sermaye sınıfının çıkarlarına tahsis edilmektedir. Emperyalist saldırganlık ile emekçilere yönelen sınıfsal saldırı arasındaki bağı kurma görevini düzen siyasetçileri değil sadece sosyalist yapıların birleşik mücadelesi başarabilir.

İçinden geçtiğimiz dönemi yalnızca “otoriterleşme” ile açıklamak da yetmez. Dünya ölçeğinde neo-faşist eğilimlerin yükseldiği, sermaye lehine işleyen yeni bir barbarlık çağının kapısında olduğumuz görülmelidir. Irkçılık, göçmen düşmanlığı, militarizm, kadın düşmanlığı ve hukuk tanımazlık, hepsi bu yeni sermaye düzeninin siyasal biçimleridir. Emperyalist savaş ile içerdeki baskı rejimi birbirini beslemektedir. Kapitalist sistem krize girdikçe daha demokratik değil, daha yıkıcı ve daha çıplak hale gelmektedir. Epstein dosyaları gibi örnekler de bu düzenin ahlaki çürümesini, egemen sınıfların kurduğu sömürü ve tahakküm ağlarının ne denli derin olduğunu gözler önüne sermektedir. Sorun tek tek kişilerin suçlarından ibaret değildir, emperyalist savaş da dahil olmak üzere bütün toplumsal sorunların kökeninde sermayenin pazar rekabeti, emeği sömürü nesnesi haline getiren kapitalist toplumsal ilişkilerin bütünü yatmaktadır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, barış çağrısını soyut bir temenni olmaktan çıkarıp anti-emperyalist sınıf siyasetiyle birleştirmektir. NATO’ya karşı mücadele, yalnızca dış politika tercihi değil, aynı zamanda işçi sınıfının bağımsız siyasal hattının kurulması meselesidir. Filistin’le dayanışma, İran’a yönelik emperyalist saldırıya karşı mücadele, Küba ve Venezuela üzerindeki kuşatmayı reddetmek, Türkiye’de üslerin kapatılmasını savunmak ve NATO’dan çıkışı yükseltmek aynı mücadelenin parçalarıdır. Emperyalist barbarlığa karşı gerçek alternatif, sermaye düzeninin sınırları içinde değil; işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların birleşik ve enternasyonalist mücadelesindedir. Bugün sosyalistlerin görevi, bir savaş örgütü olan NATO’ya ve emperyalist saldırganlığa karşı, neo-faşist barbarlığa karşı daha örgütlü, birleşik ve militan bir anti-emperyalist hat örmek olmalıdır. Barış, ancak emperyalizmin yenilgisiyle, özgürlük, ancak sömürü düzeninin aşılmasıyla kazanılabilir.

Total
0
Shares
Önceki makale
İRAN SAVAŞI_DÜNYA HALKLARI BARBARLIĞA DİZ ÇÖKMEYECEK!

İran savaşı: Dünya halkları barbarlığa diz çökmeyecek

İlgili Gönderiler
Kadınların Çifte Sömürüsüne Son Eşitlik için Sosyalist Mücadele
Devamını oku

Kadınların çifte sömürüsüne son! Eşitlik için sosyalist mücadele

Ev dışında ise kadınlar, ucuz ve güvencesiz işgücü olarak görülür. Böylece kadınlar hem ev içinde hem de ev dışında çifte sömürüye maruz kalır. Günümüzde daha fazla kadın ev dışında çalışıyor, ancak hem evde hem de işte çifte yük altında kalıyor. Bu durum aynı zamanda ev içinde yeniden üretim ve bakım ihtiyacının da tam olarak karşılanamamasına sebep oluyor.