Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nden Ne Öğrendik

“Üvey” bir deneyim: Yugoslavya’dan ne öğrendik?

Başlıktaki soru hem Balkan halklarının eşitlik, özgürlük ve kardeşlik umutlarını, hem 47 yıllık bir işçi sınıfı iktidarı deneyimini, hem de 20. yüzyılda şahit olunan en büyük trajedilerden birini kapsıyor. Trajedi bir sonu anlatıyor ve bu sonda 47 yıl önce faşizmi yenilgiye uğratan halkların birbirini boğazlaması var. Srebrenitsa’da soykırıma maruz kalan ve bugün cenazeleri hâlâ ortaya çıkmakta olan ve toprağa verilen Müslüman Boşnaklar, Ortodoks Sırplar, Katolik Hırvatlar, Slovenler, Makedonlar, Arnavutlar… Birlikte yaşama umuduyla işçi sınıfı iktidarı altında birleşen halkların bu deneyimi nasıl oluyor da böyle noktalanıyor? Kanımızca bu soruya verilecek yanıtlar, başlıktaki sorunun yanıtlarına da referans olabilecek nitelikte.

Öncelikle belirtmek gerekiyor; “geçmiş sosyalist deneyimler” denildiğinde Türkiye sosyalist hareketinin en çok yoğunlaştığı iki örnek Sovyetler Birliği ve Çin örnekleri oluyor. Farklı mücadele geleneklerinin ideolojik kamplaşmasına etkileri dışında elbette çift kutuplu dünyanın en büyük, en güçlü ve dünya siyasetinde belirleyici bu iki deneyiminin referans alınması anormal görünmüyor. Anormal olan, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti deneyiminin Türkiye gibi bir ülkede neredeyse hiç üzerinde durulmaması ve genel geçer anlatımlara konu edilmesi oluyor.

Hiç değilse Kürt ve Türk halklarının ortak yaşam mücadelesini kendi sosyalist mücadele programının üst sıralarına yazan bir coğrafyanın devrimcileri için Yugoslavya deneyimi ortada duruyor ve ondan öğrenmemiz için bakmamızı bekliyor.

Peki geçmiş deneyimleri öğretici kılan nedir ve öğrenmek için nasıl bakmak gerekiyor? 

Buna verilecek ilk yanıt, bunların bugün bir deneyimden ibaret olduğunu bilmekten geçiyor. “Günahıyla, sevabıyla sahiplenmek”ten bahsederken, nostaljik bir idealizasyondan kaçınmak şart. Bu deneyimler yenilgilerle sonuçlandı ve bu yenilgi dönemi sürüyor. Bu yüzden öğreticilik açısından geçmiş deneyimlerin “günahları” da “sevapları” kadar ön açıcı görünüyor. Sosyalizm idealimizin yenilmezliği, yenilginin öğreticiliğini kavramaktan geçiyor. Burjuva tarih yazımının anlattığı gibi, hiçbir hain birden ortaya çıkıp koca bir işçi sınıfı iktidarını yıkmış olmuyor. Kaba tabirle “Sovyetler aslında Stalin dönemine kadar iyiydi, sonra bozdu” ya da “Tito öldü, Yugoslavya dağıldı” demek öncelikle diyalektiği göz ardı etmek oluyor.

Göz ardı edemiyoruz ve böyle bakıldığında Kruşçevler, Gorbaçovlar, Tudjmanlar, Milosevicler mevcut sosyalizm deneyimlerinin çelişkilerinde olgunlaşan karşı devrimin görünen yüzlerinden ibaret kalıyor.

Soruya verilecek ikinci yanıtın yolu ise her deneyimin kendine özgü olduğunu kavramaktan geçiyor. Çarlık Rusya, kapitalizmin iç çelişkilerinin sonucunda hem işçi sınıfının durumu hem de devrimci mücadelenin gelişkinliği açısından zayıf halka oluyor. Bolşeviklerin müdahaleciliği ve öncülüğünde ilk işçi sınıfı iktidarı burada kuruluyor. Lenin’in “halklar hapishanesi” dediği coğrafyada yeni uluslar tanımlanıyor ve devrim, bu cumhuriyetlerin birliğine dönüşüyor. Savaş komünizminin ardından sosyalizmin kuruluşuna gidiliyor ve Sovyet iktidarı çok kısa bir sürede kendi insanının yaşam standartlarını, dünyanın en gelişkin kapitalist ülkesinde yaşayan emekçilerin yaşam koşullarının üzerine çıkarıyor.

Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi faşizminin direkt hedefi hâline geliyor. Savaşta bir kuşak insan yitiriliyor ve ülke harabeye dönüyor. Zaferin ardından kısa bir sürede yeniden inşa tamamlanıyor ve 1991’deki yenilgiye dek emperyalizmle rekabet hâlinde kalınıyor.

Çin Halk Cumhuriyeti ise Japon işgali ve işbirlikçilerine karşı Çin Komünist Partisi önderliğinde verilen uzun bir iç savaş sonucunda doğuyor. Köylülerin işçi sınıfıyla ittifakı Uzak Asya’da insanlık için yeni bir umut oluyor. Sosyalist iktidar, öznel ihtiyaçların getirdiği İleri Atılım ve Kültür Devrimi gibi açılımları başarabiliyor. Çin deneyimini “geçmiş” diye adlandırmamız, bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nin emperyalist hegemonya mücadelesinin bir kutbunun başını çekmesinden kaynaklanıyor.

İşte Yugoslavya örneği de bu deneyimler kadar özgün bir deneyimi anlatıyor. Yugoslavya’yı anlamaya çalışırken, kanımızca faydalanabileceğimiz başlıklar üzerinden ilerlemeye gayret göstereceğiz. Yazıyı uzatmamak ve okuru sıkmamak adına başarabileceğimizi umuyoruz.

Öncülük ve sosyalist öz yönetim

Sloven-Hırvat-Sırp koalisyonu olarak I. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan piyasacı Yugoslav Krallığı, Nazi işgaliyle birlikte dağılıyor. İşgale karşı Josip Broz Tito liderliğindeki komünist partizanların öncülüğünde gösterilen direniş, faşizmin yenilgisiyle sonuçlanıyor. 1945 yılında altı cumhuriyet ve iki eyaletin birliğinden oluşan Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti (1963’te Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti ismini alacak) doğuyor.

Kuruluşun ardından harabeye dönmüş bir coğrafyayı yeniden inşa etmek gibi bir görevle karşı karşıya kalınıyor. Sovyetler’in de desteğiyle bir kalkınma planı oluşturularak yaşamı yeniden inşa etme hamlesine girişiliyor.

Burada biraz yeni yapının oluşum şeklini ele almak gerekiyor. Yugoslav Krallığı, nüfusu büyük oranda köylülerden oluşan bir ülkeydi. İşçi sınıfının oransal azlığı, elbette işçi sınıfı hareketinin hiç olmadığı anlamına gelmiyor. Buna rağmen yine de bir savaş döneminden bahsedildiği unutulmasın; bu dönemde işgale karşı direniş için oluşturulan halk komiteleri, iktidarın SSCB’nin sovyetlerine benzer ama fonksiyonel anlamda aşağıdan yukarıya üretimi sınırlı olan siyasi ve yönetsel çekirdeğini oluşturuyor. Köylünün siyasi mücadeleye katılımı, belki inşa ve iktidarın dayanağı için ihtiyaç duyulan yeni bir işçi sınıfının oluşturulması hedefleniyor.

Ne kadar başarılı olduğu tartışmalı olsa da Sovyetler Birliği ile olan ayrışmanın görünen yüzünü, iktidar çekirdeğinin halk komiteleriyle kurulması oluşturuyor. Burada bir şerh düşmek durumundayız; Sovyetler’in savaş sonrası Doğu Avrupa’ya yönelik politikasına sosyalizmin ihraç edilmesi gibi bir ideolojik anlam yüklenebilir. Ancak oluşan tabloda politikayı asıl belirleyenin, dönemin kaygı ve ihtiyaçları olduğunu düşünüyoruz. Doğu Avrupa, emperyalizme karşı Sovyetler için bir bariyer işlevi görüyor. Tutarlıdır ancak kanımızca Yugoslavya’yı başka bir arayışa iten bu bariyerde yer almak istememesi ve çift kutup arasındaki manevra alanlarıyla varlığını garantiye almak istemesi oluyor. İçeride buna itirazlar yükseliyor ve itiraz edenlerin tasfiyesi gerçekleşiyor. Nihayetinde Yugoslavya 1948’de Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin öncülük ettiği Kominform’dan çıkarılıyor. 

İnşa döneminde sosyalist bir ittifakın bitmesi mecburiyetlere mecburiyet ekliyor. Sovyetler’den gelen maddi ve teknik yardımların kesilmesi, inşanın devamı ve sosyalizmin kurulması için Yugoslavya Komünist Partisi’ni yeni arayışlara itiyor. Kökü ütopik sosyalistlere dayanan bir sosyalizm anlayışıyla, yani sosyalist öz yönetim sistemiyle yola devam ediliyor.  

Öz yönetimi ülkemizde Kürt Siyasal Hareketi’nin açılımlarından biliyoruz ancak arada net bir fark var. Yugoslavya’da hayata geçirilen öz yönetim sistemi sınıfsal bir örgütlenmeye dayanırken, Kürt Siyasal Hareketi’nin yerel yönetimler üzerinden demokratik temsiliyet anlayışlı bir öz yönetim tahayyül ettiği görülüyor.

Yugoslavya’nın sosyalist öz yönetimi, bilimsel sosyalizmin merkeziyetçiliğinin tersine ademi merkeziyetçi bir yapıdan oluşuyor. Basitçe, merkezi iktisadi ve siyasi planlama yerine yetki bölgelere bölünüyor. “Toplumsal mülkiyet” kavramı altında, üretim araçları emekçilerin mülkiyetine veriliyor. Yani bir fabrikanın tüm sorumluluğu oradaki işçi konseyinin inisiyatifine bırakılıyor. Devlet işletme gelirlerinden sadece pay alıyor ve kâr işçiler arasında bölüştürülüyor. Temelde asıl amaç kârlılık oluyor ve aynı sektörde iki farklı işletme düşünüldüğünde, bir rekabet ortamına da kapı aralıyor.

Eşit işe eşit ücret ilkesi yok, kim daha ucuz ve fazla üretirse ücreti doğalında daha yüksek oluyor. Bu rekabetin yarattığı ortama “piyasa sosyalizmi” adlandırması yapılıyor. Merkezi planlamada çıkış noktası ihtiyaçlar ve üretimin bu ihtiyaçlara karşılık vermesi olurken, ademi merkeziyetçi öz yönetim planlamasında tüketimin artışı da hedefleniyor. Tarımda ise “zadruga” ismi verilen kooperatif sistemi hayata geçiriliyor. Bu sistemde özel mülkiyetin sürdürüldüğünü belirtmek gerekiyor. Buna göre köylüler, bu kooperatiflere giriyor ve toprağının payı ölçüsünde kârdan pay alıyor.

Temel hatlarıyla sosyalist öz yönetim anlayışı bu şekilde tanımlanabilir ancak Yugoslavya’da her problemin gerekçesi olarak öz yönetimin tam manasıyla uygulanamaması gösteriliyor. Bu yüzden sistemin güçlendirilmesi adına devlete verilen payların azaltılması ve piyasanın gücünün artırılması aşama aşama ilerletiliyor. Elbette piyasa koşullarının hakimiyeti arttıkça piyasa ekonomisinin kuralları da emekçiler adına acı reçetesini yazıyor. İleride değineceğimiz şekilde, IMF gibi emperyalist finans kuruluşlarının da devreye girmesiyle, bugün “yugonostalji” olarak adlandırılan refah döneminin sonu yüksek enflasyon, işsizlik ve bölgesel eşitsizliğin korkunç derecede artmasıyla sonuçlanıyor.

Burada Yugoslavya Komünist Partisi’nin işlevi ve süreçteki rolünü açıklama gereği duyuyoruz. Öncelikle belirtmek gerekir ki parti, ademi merkeziyetçi sosyalist öz yönetim modelinin yapısına uygun olarak 1952’de Yugoslavya Komünistler Birliği ismini alıyor. Partinin içerisinde merkeziyetçi eğilimlere hiçbir şekilde izin verilmiyor ve dahası merkezi eğilimler bir “milliyetçilik” suçlamasıyla karşılaşıyor. Toplumsal hayatı dönüştürme ve “yeni insan” yaratma gibi başlıklarda elbette partinin müdahaleciliği var ancak bu ideolojik müdahaleden daha çok, spor ve sanat gibi pratik alanlara ağırlık verilerek işletiliyor. Refahın temel alındığı düzende, bu pratikler yine refahı güçlendirmenin aracı olarak görülüyor.

Yugoslavya’nın parçalanmasını sadece Tito’nun ölümüyle gelişen sürecin sonucu olarak açıklayamayız, ancak Tito’nun toplumun gözündeki birleştirici-önder rolü de yadsınamaz. Yugoslav insanı için Tito coğrafyayı işgalden kurtarmış ve Güney Slavlarını birleştirmiş bir halk kahramanıdır. Tito’nun durduğu yer, Yugoslavya halkları için hep belirleyici oluyor ancak 1970’li yıllarda sosyalist öz yönetim sisteminin boşluk ve tercihlerinin sonucu olarak refah seviyesi güçlü bir düşüş yaşayınca artık ülkeyi parçalanmaya götürecek problemler de gözle görülür hâle geliyor. Nitekim bu problemler büyürken, Tito hayatını kaybediyor. Artık aynada Tito’nun yansıması yok ve sadece bu problemler görünüyor…

Sosyalizm halkların bugününü kurtaracak olan değil, geleceğini de inşa edip sınıfsız-sömürüsüz-sınırsız bir dünyaya kapı aralayacak olan ara modelin adıdır. Sosyalizm sınıf mücadelelerini bitirmiyor ve dolayısıyla mücadelenin sürmesi gerektiği anlaşılıyor. Bu ideolojik mücadeledir ve bu mücadeleyi vermenin yolu sosyalizmin vadettiğine gidiş için öz ajandasını uygulamaktan geçiyor. Sosyalizmin her türlü kazanımı, korunmaktan öte sınıfsız-sömürüsüz-sınırsız bir dünyanın kapısına çıkan merdivenlerin bir basamağını oluşturuyor. Basamaklar tükenmedikçe kazanımlar güvence altına alınamıyor. Örneğin, çalışma saatini 8 saate düşürmek bir kazanımdır, ancak sosyalizmin vaadi bunu insan için olabilecek en minimum seviyeye düşürmektir ve bunun toplumsal bir hedef hâline getirilmesi ise ideolojik mücadelenin kendisi oluyor.

Özellikle Doğu Avrupa’daki sosyalizm deneyimlerinin bilincimize yerleştirdiği “en kötü sosyalizm yine de en iyi kapitalizmden iyidir” şeklindeki bakış açısının bir başka tarafında Sovyetler’in ideolojik mücadeleyi yok saymasını “nazar boncuğu” gibi ele almak var. Oysa yenilgiyi anlatan ve “her şey yolundayken nasıl oluyor” sorusunu sorduran da tam olarak bu oluyor. Sosyalizm, çoğu durumda kapitalizmden daha “iyi” bir sistem olduğunu kanıtlıyor ama sosyalizmin varlığını bunu kanıtlamaya adaması, sosyalizmin halklara aslen ne vadettiğini unutturuyor.

İdeolojik mücadelenin yapı taşı elbette komünist partilerdir ancak Yugoslavya deneyiminde ademi merkeziyetçiliğe bağlı olarak Komünistler Birliği’nin yapısı ve yetkiyi yerele dağıtması nedeniyle bu öncülüğe aday bile olamadığı görülüyor. Yugoslavya halklarının birlikteliğinin refah ölçüsünde süreceği varsayılıyor. Sonucunda ortada ne refah, ne de birliktelik kalıyor…

Emperyalizmle kurulan pragmatik ilişkiler

Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin varlığı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı arasında sınıfsal farkları bir kenara bırakırsak, bir benzerlik dikkat çekiyor. İkisinde de bir “razı olma” durumu var. Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme karşı değil ama emperyalistlere karşı verilen bir savaşın ardından Ekim Devrimi’nin ertesinde kuruluyor. Sovyet iktidarı bunu değerli görüyor ve yanı başında kurulan bu yeni kapitalist devletin en azından tarafsız kalmasını arzu ediyor. Emperyalizmde ise Ekim Devrimi’nin korkusu var. Türkiye’nin en azından kapitalist bir ülke olarak kalması, “hiç değilse” dedirtiyor. Nitekim 1946 yılından itibaren ve nihayet resmen 1952’de NATO’ya katılımla Türkiye bir “uydu müttefik” olarak emperyalist kampa dahil oluyor.

Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti ise kurulduğu 1945 yılında sosyalist kampın güçlenmesi nedeniyle emperyalizm tarafından düşman ilan ediliyor ancak sonrasında Sovyetler ile yaşanan gerginlik ve kopuş, Yugoslavya’yı hem Sovyetler Birliği hem de emperyalizm açısından özel bir noktaya yerleştiriyor. Yugoslavya’nın sosyalist iktidarı varlığını garantiye almak için pragmatik bir şekilde bu koşullardan manevra alanları yaratıyor. Sonuçta her iki kutup da bunu görüyor.

Bağlantısızlar Hareketi de bu manevra alanlarından biri olarak değerlendiriliyor. “Ne Sovyetler ne ABD” sloganıyla, dünyada üçüncü bir yolun açılabileceği öne sürülüyor. Bu girişime Cemal Abdünnasır gibi anti-komünist kimliği güçlü, bağımsızlıkçı, kalkınmacı ve Batı’ya mesafeli bir figürle birlikte öncülük ediliyor. 

Yugoslavya’nın dağılışında milliyetçilikle birlikte en büyük “sorumlu” olarak emperyalizm (Yugoslavya’yı bir arada tutma gibi bir misyonu varmış gibi!) gösterilir. Elbette rolü tartışılmaz ama tek başına durumu anlatmaya yetmiyor. Bir defa Yugoslavya ilk dönemlerden beri ham madde, teknik ve teknoloji için emperyalist-kapitalist sisteme dahil ülkelerle ticaret yapıyor. Sosyalist öz yönetim sisteminin darboğazlarında yine pragmatik biçimde emperyalist finans kuruluşlarından krediler alınabiliyor. IMF ve Dünya Bankası bunların başında geliyor. Biliyoruz ki IMF, belirli programlar karşılığında kredi veren bir kuruluş. Bu programlar, Yugoslavya’da daha çok piyasalaşma ve liberal adımlar şeklinde yansıma buluyor. Oluşan borçlanma da cabası…

Yugoslavya pazarına dolaylı bir şekilde emperyalist sermaye şirketleri girebiliyor. Bunlardan en bilineni Coca Cola. Bu şirketin kolaları Yugoslavya’da şişeleniyor ve dağıtımı yapılıyor. Piyasaya bu kadar açık olunca kapitalist sistemde yaşanan krizlerin yansımaları da sert oluyor. 1970’lerde dünyadaki krizlerin Yugoslavya’ya yansıması, kutsanan refahın sarsılması ve parçalanmaya giden sürecin başlangıcı olarak görülüyor. Ayrıca 1980 sonrası yüksek enflasyon sarmalına bu borç batağıyla giriliyor.

Emperyalizmin Yugoslavya’yı tamamen gözden çıkarması ile dünyada sosyalizmin bir alternatif olmaktan çıkması eş zamanlılık gösteriyor. Sovyetler ve eksenindeki Doğu Avrupa deneyimleri yenilgiye uğruyor. Emperyalizm adına Yugoslavya’ya “razı olma” nedeni ortadan kalkıyor. Avrupa’nın göbeğinde hiç de azımsanmayacak bir askeri güç olarak duran Yugoslavya’nın parçalanması gerekiyor. Parçalanmanın en önemli aracı bir süredir desteklenen milliyetçilik oluyor. Nitekim iç savaş bir süre izleniyor. Perde arkasında faşist gruplara silahlar gönderiliyor. Dünya kamuoyunun müdahale isteği geri çevrilmeyecek bir noktaya gelince Birleşmiş Milletler (BM) aracılığıyla askeri müdahaleye girişiliyor. Güvenli bölge ilan edilen Srebrenitsa’da Boşnaklar çetnik Bosna Sırp Ordusu tarafından katledilirken birkaç kilometre ötedeki BM gücü izlemekle yetiniyor.

Yugoslavya bölünüyor, parçalanıyor ve yönetmeye hazır hale geliyor…

Milliyetçilik: Gökten mi indi, yerden mi yükseldi?

Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin parçalanması söz konusu olduğunda ilk sorumlu olarak elbette milliyetçilik anılıyor. Geçmişten gelen düşmanlıkların giderilemeyeceği, sosyalizmin bile bunu başaramadığı ve hatta buna zemin sağladığı, birlikte yaşamın mümkün olmadığı gibi sözde tespit ve iddialar ortaya atılıyor.

Şunu belirtmek yanlış olmayacaktır; soykırım gibi bir fikir halkların zihninde aniden canlanmıyor. Bunun karar anına giden bir süreç var. Bu süreç çok önceleri “öteki” düşüncesinin yerleşmesiyle başlıyor. Geçmişte Yugoslavya’yı oluşturan halklar arasında gerginlikler mevcut ancak 20 yüzyılın sonundaki boğazlaşmaya benzer bir sürece rastlanmıyor. Yine de Fransız İhtilali’nin ardından Osmanlı’nın Balkanlar’dan çıkarılması sürecinde yükselen milliyetçilik bir hafıza oluşumuna zemin hazırlıyor. Bu hafıza, Avrupa’da faşizmin yükselişiyle tazeleniyor. Naziler doğu yönünde ilerlerken çetnik Sırplar, ustaşa Hırvatlar ve Müslüman Boşnaklar’dan müfrezeler kuruyor. Partizanlar iç savaşta bu faşist çetelerle mücadele ediyor. Yani milliyetçiliğin çıkışı halkların bir çatı altında toplandığı düzlemden daha önceye dayanıyor.

Yugoslavya’da milliyetçiliğin diri kalmasının bir nedeni de sosyalizmin kuruluş şekline dayanıyor. Yugoslavya’da sosyalizm, işçi sınıfı hareketi ve toplumsal mücadelelerin yükselişiyle devrimci bir süreçten geçerek kurulmuyor. Nazi işgaline karşı verilen savaşa komünist partizanlar önderlik ediyor ve doğan iktidar boşluğu değerlendiriliyor. Sonuçta yurtseverlik adına dayanışması güçlü ama ortak mücadele pratikleri çok zayıf olan halklarla sosyalizme geçiliyor. Nitekim Doğu Avrupa’da da görülen biçimde faşizm, özellikle sınıfsal aidiyeti en düşük kesim olan köylülükte diri kalıyor. Birlikte savaşmak, birlikte yaşamaya yetmiyor ve ikincisi mutlaka inşa istiyor. Ortak mücadele bu inşa için olmazsa olmaz ya da tek başına yeterli değil ama güçlü bir temeli ifade ediyor.

Sosyalist Yugoslavya’da milliyetçiliğe karşı net bir duruş var. Bu, federasyona tabii halkların kültürel haklarının korunması ve geliştirilmesiyle görünürde sürekli destekleniyor. Fakat doğası ve işleyişi gereği ademi merkeziyetçi öz yönetim sistemi birlikte yaşam inşasının altına koyulmuş en büyük dinamit oluyor. Yugoslavya’da bölgeler arası yoğun bir eşitsizlik söz konusu. İhracatın ve kâr marjının yüksek olduğu sektörleri barındıran, örneğin Slovenya ve Hırvatistan gibi cumhuriyetlerde ücretler çok daha yüksekken, Kosova Özerk Bölgesi’nde ise ücretlerin daha düşük olduğu görülüyor.

Bunun şöyle bir anlamı var; Slovenya’daki işçi, devlete en yüksek payı aktarıyor ve bu pay daha az pay aktaran bölgelere de dağıtılıyor. Refahı merkeze alan bir anlayışta Slovenya’daki işçi daha yüksek bir refah için önündeki engeli “yoksul” bölgelere gönderdiği payda arıyor. “Yoksul” bölgedeki işçi ise farklı refah seviyelerini görüyor ve hâliyle bunun bir ayrımcılık olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla öz yönetim sistemi adına piyasacılık ile ademi merkeziyet ne kadar güçlenirse, bölgeler arası bağlar da zayıflıyor ve milliyetçilik kendine yükselecek bir zemin buluyor. Nitekim 1992’de ilk olarak federasyonun en zengin cumhuriyetleri olan Slovenya ve sonrasında Hırvatistan birlikten ayrılıyor. 

Sonunda sosyalist bir ülke, insanlığa karşı işlenen suçların gümbürtüsüyle paramparça oluyor.

Birlikte yaşam inşa istiyor

“Uzatmayalım” dedik ama uzattığımızın farkındayız. Yugoslavya deneyimi, halkların birlikte yaşamasının en başta bir kazanım olarak değerlendirilmesi ve inşanın sürmesi gerektiği gerçeğini önümüze getiriyor. Birilerinin iddia ettiği gibi ne tek başına kalkınmayla getirilen refah, ne de kültürel hakların kazanılmasıyla tamamlanacak bir süreçtir. Yugoslavya’da şartlar gereği gerçekleşmedi ama Kürt ve Türk emekçilerinin ortak sosyalizm mücadelesinde ısrar, gelecekte birlikte yaşayabilmenin temelini oluşturuyor.

Tek başına yeterli olmadığını söyledik; birlikte yaşam inşa istiyor. Sosyalizm deneyimleri nostaljik bir şekilde idealize edildiğinde buradaki “inşa edilememe” hâli görülmüyor. Sovyetler Birliği’nin dağılışının ardından da Azerbaycan ve Ermenistan’ın sanki bunu beklermiş gibi savaştığı unutulmamalı. Dolayısıyla devrim sonrası yaşam koşullarını geliştirmekle birlikte sosyalizmin kendi ajandasına sadık kalarak ideolojik mücadelenin yürütülmesi de şart oluyor ve birlikte yaşamın inşası buradan geçiyor. 

Yazıyı bitirirken belirtmekte fayda var; Yugoslavya deneyimine küçük bir pencereden bakmaya çalıştık. Bu deneyimi tam olarak ayrıntılandırmak ve anlamlandırmak tek bir yazıya sığmıyor.

Yugoslavya deneyimi ve sonrasını daha derin incelemek için şu kaynaklara başvurulabileceğini düşünüyoruz:

http://yugoslavyayazilari.blogspot.com/

Caner Sancaktar – Yugoslavya’da Sosyalizmden Kapitalizme Geçiş: Yıkılışın Ekonomi-Politik Analizi

Caner Sancaktar – Yugoslavya’da Sosyalist Öz Yönetim Deneyimi

Total
0
Shares
Önceki makale
Savaşın politik ekonomisi_Emperyalizmin kârlılık krizine çözümü

Savaşın politik ekonomisi: Emperyalizmin kârlılık krizine çözümü

İlgili Gönderiler