Üreten insanı psikanaliz ve Marksizm ile yeniden düşünmek

Üreten insanı psikanaliz ve Marksizm ile yeniden düşünmek

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında iki önemli eser yazıldı. Bu eserlerden biri aile ve devletin oluşumunu tarihsel bağlamıyla inceleyen, Friedrich Engels tarafından kaleme alınmış Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabıdır. Bu yapıtın önemi, aile ve devletin oluşumunu incelerken mülkiyet kavramının ortaya çıkışının bu yapılar üzerindeki belirleyiciliğini de tartışmaya açmış olmasıdır. Bir diğer eser ise 20. yüzyılın başında Sigmund Freud tarafından kaleme alınmış ve psikanalizin kurucu metinlerinden biri olarak görülen Totem ve Tabu adlı yapıttır. 

Psikanaliz ve Marksizm, birbirinden bağımsız gelişen iki farklı dünyayı yorumlama biçimi olsa da insanlığa bir anlatı sunabilme ve bir tarihsellik kazandırabilme açısından ortaklıklar taşımaktadır. Bunun yanı sıra, her iki yöntem de iktidarın söylemini sarsacak dinamikleri, çatışmaları analiz edebilmek ve toplumsal yapının krizlerini görünür kılabilmek gibi ezber bozan özelliklere sahiptir. Bu anlamda psikanalizin ve Marksizmin söylemlerine bakıp toplumsala dair düşünmek geniş bir anlama imkânı doğuracaktır. Bu yazı temelinde yatan amaç ise iki teorinin ortaya attığı söylemleri birlikte düşünerek şimdi ve burada olana ışık tutabilmelerini sağlamaktır. Ayrıca, ele aldıkları kavramları birlikte düşünerek toplumsal deneyimin ulaştığı nokta ve sınırları yeniden düşünmeye açmaktır.

Aile, ensest yasağı ve mülkiyet

Totem ve Tabu ile Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni ortak bir çalışmadan referans alarak ortaya çıktı: Morgan’ın Ancient Society adlı antropolojik çalışması. Bu durum ise her iki eseri birlikte ele almamızı kolaylaştırıyor. 

Aile, canlı bir yapı olması itibarıyla uygarlığın ortaya çıkışında bir dizi yapısal değişikliğe uğramıştı. Engels, çalışmasında uygarlığın ortaya çıkışında ailenin ne gibi yapısal değişikliklere uğradığını açıklarken, aslında günümüzdeki babaerkil ve tek eşli aile yapısının mutlak bir yapı olmadığını ve ailenin yaşadığı evrimin, tarihsel koşullara sıkı sıkıya bağlı olduğunu anlatmaktaydı. Freud ise tıpkı Engels gibi Morgan’ın Ancient Society çalışmasına atıf yaparak soruyu tersten soruyordu: Uygar insanın ilkel soydaşlarıyla taşıdığı benzerlikler nelerdi?

Engels, uygar ailenin ortaya çıkışının ardında yatan temel sebep olarak üretim ilişkilerini, eski yapılara dönüşü imkânsızlaştıran kalıcı değişiklikleri ve buna bağlı olarak ise mülkiyet kavramını görmekteydi. Onun için mesele, neden tek eşli ve babaerkil bir ailenin üretim ilişkileri açısından daha avantajlı olduğunu anlamaktı. Tam burada, ilkel komünal toplumdan uygar topluma geçişte mülkiyetin bir düzenleyici faktör olduğunu ve aile dinamiklerini düzenleyen bir “yasa” gibi işlev gördüğünü söyleyebiliriz: Patriyarkal kapitalist toplumun devamlılığının yasası. Öyle ki mülkiyetin cinselliği, miras dağılımını, üretimi ve dünya üzerindeki yaşamı ve yıkımı hem düzenleyen hem de tetikleyen çifte değerli1 bir konumda olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Freud ise daha çok “Uygar insan, ilkel insanın kendi saldırgan ve cinsel dürtülerini düzenlemek açısından ne kadar uzaklaştı, uygar insanı ilkel atalarına bağlayan dinamikler bugün hala mevcut mu?” sorusuyla ilgilenmekteydi. Sorduğu sorular ise onu ensest yasağı ve baba yasasını çözümlemeye götürüyordu. Ona göre ensest yasağı uygar aileyi bir arada tutan kurucu bir yasaydı. Cinsel ve saldırgan dürtülerin ensest yasağı etrafında düzenlendiğini ve bunun bir yandan yaşamı kurduğunu fakat aynı zamanda toplumsal yıkım anlarını da yok etmediğini, aksine uygar insanın huzursuzluğunun aşılamamış olduğunu savunmaktaydı. 

Kullanılan kavramlara bakıldığında, ensest yasası ile mülkiyet kavramının ortaya çıkışını işlevi itibarıyla birbirine benzetebiliriz. Engels’e göre mülkiyetin ortaya çıkışı aileyi atomize ederken aynı zamanda ailenin iç dinamiklerini de bağın meta üzerine kurulması açısından fakirleştirmekte ve mekanikleştirmekteydi. Engels, günümüz aile yapısını tarihsel bir ilerleme olarak görse de mülkiyete dayalı ortaya çıkan aile yapısının, tıpkı büyük yapı olan kapitalist devlet yapısı gibi sömürüye dayalı bir sistem üzerinden mevcudiyetini sürdürdüğünü savunmaktaydı. Burada önemli olan vurgu, mülkiyetin tıpkı ensest yasağı gibi cinselliği ve ölüm içgüdüsünü denetleme görevini üstlenen bir yerde hareket ediyor olmasıdır. Mülkiyet ilişkileri, neredeyse ensest yasağının sembolik bir göstereni gibi konumlanabilmektedir. Cinselliğin nasıl organize edileceği, miras hakkının nasıl aktarıldığı ve düzenlendiği, bir yapıyı bir arada tutan şeylerin sınırlılıklarını belirlemesi bakımından oldukça benzer işlevlere sahiptir.

Babaerkil sistem ve Baba’nın yasası

Öte yandan Engels, babaerkil düzenin kökenlerini anlamaya çalışırken insanlık düzeninin her daim baba hukukuna dayanmamış olabileceğini işaret eder. Bir zamanlar ana hukukunun baskın olduğu ve babalığın, annelik kadar belirleyici olmadığı bir dönemin yaşanmış olması günümüz antropolojik çalışmaları tarafından da daha olası görülmektedir. Freud’un ise baba yasası öncesine; yani toplumsal yasaların henüz ortaya çıkmadığı, insanın dünya ile ilişkisinin doğa tarafından belirlendiği pre–ödipal döneme toplumsal yasaların oluşumunun başladığı, ilkel toplumların yasanın ilk formlarını nasıl oluşturduğu ile ilgili bir önem atfettiğini görmekteyiz. Bu nedenle daha çok yasanın öncülü olan süreçlere odaklanmakla yetindiğini söyleyebiliriz. Fakat tıpkı bir bebeğin dünyadaki ilk günlerinde olduğu gibi insanlığın da annesel bir dönemden geçtiği ve henüz baba yasasının devrede olmadığı bir dönemin var olmuş olması ve buradaki ilişkiselliğin incelenmesi de psikanalitik düşünme pratiği açısından da bir hayli tutarlı olacaktır. 

Toplumların da tıpkı ödipal döneme geçişte, bir bebeğin annesel ihtiyaçlardan ayrılışının yası olduğu gibi, uygarlığa geçiş evresinde bir yas süreci geçirmiş olması söz konusu olabilir. Ve bu durum patriyarkal kapitalist toplumdaki baba işlevine sahip gösterenlerle nasıl bir ilişki hâlinde olduğumuzu daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Sembolik olarak baba işlevine sahip olan devlet, din, üretim ilişkilerinin organizasyonu, para ile ilişkinin düzenlenmesi gibi alanların patriyarkal kapitalist sistem içerisinde nasıl bir baba fikrini ortaya çıkardığını ve günümüzde hangi sınırlara dayandığımızı anlamamızı kolaylaştırabilir. 

Baba yasasının genel olarak annesel ihtiyaçların organizasyonu ve çerçevelendirilmesi gibi bir işlevi vardır. Doğa ile başbaşa olan insan, doğayla bütünsel bir deneyim yaşıyordu. Fırtına çıkıyorsa, kıtlık yaşanıyorsa, salgın hastlıklar baş gösteriyorsa tüm bunlar doğa ananın insanları cezalandırma biçimiydi. Yani doğa, dış dünya olarak değil insanın bütünleştiği bir zar gibi algılanıyordu. Henüz iç ve dış dünya ayrı ve açıklanabilir birer olgu olarak anlamlandırılamadığı için dürtülerin nasıl dışa vurulacağı, doğa tarafından kontrol ediliyor gibi deneyimleniyordu. Fakat üretim ilişkileri, doğayı süt veren bir anne memesi gibi dolaysız besleyen bir yer olmaktan çıkarıp, insanın onunla ilişkisini araç-gereçlerin devreye girişiyle dolaylı bir ilişkiye dönüştü. Bu artık toplumun ödipal döneme geçişinin habercisiydi. Bir toplumun ödipal döneme geçmesi ise doğa ile dolaysız ilişkinin giderek ortadan kalkması, doğayla ilişkinin büyülü bir deneyim olarak yaşanması yerine bu ilişkinin denetlenebilir ve kurallara tabi tutulabilir hâle getirilmesi demektir.

Bu anlamda yerleşik hayata geçişle birlikte mülkiyet kavramının ortaya çıkışı, kaynakların paylaşımını düzenleyici işleve dönüştü. Buna paralel olarak dolaysız beslendiği doğadan ayrışan insan, doğa hukuku yerine kendi toplumsal yasasını inşa etti ve üretim ilişkilerini, Engels’in deyimiyle, erkeğin kadına karşı kazandığı bir şekilde düzenledi.

Yineleme zorlantısı

Freud, Totem ve Tabu’da yineleme zorlantısının (Alm. Wiederholunszwang) ilkel atalarımızda bir ritüel olarak kendini nasıl gösterdiğinden bahseder. Yineleme zorlantıları, içsel dünyada yaşanan çatışmaları organize etmek için ortaya çıkar. Bir duruma dair içsel huzursuzluğu ve kabul edilemeyen duyguları “tehlikesiz” hâle getirmek için işe yaradığı düşünülen bir ritüelin tekrarlanmasıyla kendini gösterir. 

Freud’a göre obsesyon nevrozları, babanın bir kurucu özne olarak ortaya çıkmasının temel sebeplerinden biridir. Bir babanın varlığı, insanlığın saldırgan içgüdülerinin kontrolünü, denetimini ve bir arada yaşamayı örgütleyecek bir işleve sahiptir. Böylelikle artık insan, tanrılar ve doğa tarafından doğrudan belirlenmiyor ve babalar (krallar, dini görevliler, tanrı krallar vs.) aracılığıyla başına gelebilecekleri hem daha çok kontrol edebiliyor hem de bir felaketin sorumluluğunu alması için saldırganlığını kurucu baba ile denetleyebiliyordu.

Freud, Totem ve Tabu’da bunu güzel bir örnekle şöyle açıklar:

“İlkellerin hükümdarlarına karşı davranışları bir yönüyle, nevrozda yaygın biçimde açığa çıkan bir süreci akla getirir. Şöyle ki; hasta başına gelen her kötülüğü belirli bir kişiye yükleyebilmek için onun önemini gözünde aşırı derecede büyütür, gücünü olağanüstü boyutlara yüceltir. Aslına bakılırsa, vahşiler de krallarıma bundan farklı davranmaz; tabiat iyi av ya da verimli hasat beklentilerini yerine getirmeyince, yağmur ve güneş, rüzgar ve hava üzerinde büyük güç atfettikleri krallarını tahttan indirir ya da öldürürler. Paranoya hastasının zulmedilme hezeyanında yeniden oluşturduğu model, çocuğun babasıyla olan ilişkisine dayanır.

Paranoya hastası yakınlarından birine ‘işkencecim’ diyorsa, bu kişiyi babası konumuna çıkarmakta, felaket saydığı her şeyden sorumlu tutabileceği bir yere koymaktadır.” (Totem ve Tabu, s. 54).

Yineleme zorlantısına daha iyi anlaşılması açısından gündelik hayattan örnekler verecek olursak, bir kişinin bir felaket beklentisi karşısında aynı davranış kalıplarını tekrarlamasıdır. Saldırgan ve cinsel dürtülerin serbest bırakılmasının bir felaket yaratacağı beklentisi ile uğurlu olduğuna inanılan ve özneyi cezalandırılmaktan, felaketlerden koruyan tekrarlanmış zihinsel ya da davranışsal kalıpların kendini göstermesidir. Örneğin elini belirli bir sayıda yıkamak, bir düşünceyi bir sonuca bağlamak umuduyla sayısız kez zihinde tekrarlamak gibi kalıplarla yaşantıyı bir ritüele bağlayarak kendi içinde bir gelenek yaratabilmektir. İnsanın doğa karşısında bütünleşik bir hikâyesinin olduğundan söz etmiştik, bu ritüeller tam da doğa ile bütünleşik olunan ve henüz babanın olmadığı dönemden bir miras gibi düşünülebilir. Bu ritüeller içinde bir telafi düşüncesi barındırsa da insanın çaresizliğinin ve doğa karşısındaki zayıflığının üstesinden gelmeye yetmediği için babanın işlevi bu ilişkiyi organize etmek gibi bir amaç taşır.

Böylelikle insanın yaşam karşısındaki sorumluluğu doğa ile ilişkilerini düzenleyebileceğine inanılan bir figüre devrediliyordu, bu kişi hem gücün sembolü haline gelmesi nedeniyle hayranlık uyandırıyor hem de yıkıcı güdüler tarafından yok edilme riskini taşıyordu. Bu anlamda babanın yokluğu demek, yeniden anneyle bütünleşik büyülü döneme gerilemek demekti. Aynı zamanda yok edilme/yok etme, denetleyemediği doğa tarafından yutulma kaygısı gibi içsel çatışma yaratan dürtüler ve duygular karşısında savunmasız kalmak demekti.

Bu kısma kadar çizilen çerçeveyi özetleyecek olursak, ensest yasağı ve babanın sahneye çıkışı, cinsel dürtüler ve saldırgan dürtülerin yarattığı çatışmaları düzenleyici işleve sahiptir. Mirasın nasıl aktarılacağı ve dolayısıyla paranın ve üretim ilişkilerinin nasıl organize edileceği bu iki yasa tarafından denetlenmiş olur. Yineleme zorlantısı ise belirli ritüeller etrafında kişinin içsel çatışmalarını dizayn etme çabası olarak karşımıza çıkar. Babanın yasası ise bu çatışmaları ve zorlantıları düzenleme noktasında işlev gösterir.

Yineleme zorlantısını yeterince tanımladık. Bu noktada 21.yüzyıl insanına yüzümüzü çevirmenin tam zamanı. Yineleme zorlantısının bir huzursuzluğu ve çaresizliği ortadan kaldırmak adına tekrarlanan beyhude davranışsal ve zihinsel kalıplar olduğunu söyledik. Peki, mülkiyete dayalı üretim biçimiyle birlikte ortaya çıkan ve babaerkil bir nitelik taşıyan uygar insanın Baba’sı yineleme zorlantılarını ne derece organize edebilmektedir? Patriyarkal ve kapitalist babanın işlevi bu zorlantıları çözümlemekte yeterli olabilmiş midir?

Üreten insan

Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu’nda görece sağlıklı bir ruhsallığın sevebilme ve üretebilme kapasitesiyle ilişkili olduğunu söyler. Bu noktada üreten insanın yaşamla ilişkisine göz atmakta fayda var.

Çalışma ve üretme kapasitesine sahip sıradan bir insanın yaşamını düşünelim. Üreten insanı ortalama günde sekiz saat, tekrarlı olarak çalışan ve günün sonunda daha huzurlu ve güvenli bir yaşamla buluşma arzusunu taşıyan bir insan olarak tanımlamak abartı olmayacaktır. Huzurlu ve güvenli bir yaşamın garantisi ise evlatlarına bırakabileceği ve kendi yaşantısını yaşanılabilir kılacağına inandığı bazı kaynaklara sahip olabilmektir. Örneğin barınma maliyetini azaltmak için bir ev sahibi olabilmek, hatta ihtiyaç fazlasını üreterek birden fazla eve sahip olarak sabit gelir kaynakları yaratabilmek ve değeri yüksek diğer metalara sahip olabilmek gibi kaba hedeflerden bahsedilebilir. Bunların her biri mülkiyet üzerinden kendini ifade eden ve huzursuzluğun ancak bu şekilde üstesinden gelinebileceğine inanılan alanlardır. Fakat her gün tekrarlı bir şekilde ortalama sekiz saat üreten insan gerçekten de sağlıklı bir ruhsallığı kendine armağan edebilmekte midir? 

Kapitalizm ve neoliberalizmin yükselişi her daim üreten insanın emeğinin bir parçasına el koymasına bağımlı hâldedir. Öyle ki el koyduğu emek, günden güne artmak zorundadır ki yükseliş de devam edebilsin. Günümüzde tüm dünya üzerinde aynı oranda çalışmanın gün geçtikçe üreten insanın fakirleşmesi ile sonuçlandığını görüyoruz. Dolayısıyla mülk edinmenin ise git gide zorlantıya dönüşmesi ile… Her geçen gün tekrarlı bir şekilde üreten insan, adeta ona huzur getireceğine inandığı mülk edinebilme umuduna daha az sahip olabilmekte. Öyleyse şöyle soralım: Çalışmanın kendisi huzurlu ve güvenli bir yaşamı yaratmak yerine, felaketi engelleyemeyen bir ritüele dönüşmüş olabilir mi? Günde sekiz saat çalışmak ve bunu her gün umutsuzca tekrarlamak uygar insanın yineleme zorlantısı olabilir mi? Mülk edinme umudu ile güvenli yaşama sahip olma fantezilerine sahip insanın çalışma kapasitesi toplumsal düzeni yaşanabilir kılmak yerine çifte değerli duygularıyla ne yapacağını bilemeyen bir çatışmaya götürüyor olabilir mi?

Freud, yine Uygarlığın Huzursuzluğu’nun sonunda, komünistlerin mülkiyetin ortadan kaldırılmasına bu kadar önem vermesini, insanın saldırgan dürtülerini çözümlemekte yeterli olmayacağı üzerinden eleştirir. Fakat tarihsel süreçleri izlediğimizde, insan dürtüsünün öncelikle doğayla bütünleşerek annesel bir ilişkilenme ile  huzur bulmaya çalıştığını, ardından üretim ilişkilerinin mülkiyete dayalı bir hâl almasıyla babanın işleviyle güvence istemesiyle belirli izleklerden geçtiğini söyleyebiliriz. Marksizm, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ile yeniden doğayla birlik hayalinde değildir. Böyle bir hayale sahip olmak diyalektik anlayış ile de çelişki hâlinde olurdu. Bunun yerine Marksizm, doğa ve insan arasındaki ilişkiyi düzenleyen yeni bir toplumsal yasa ortaya çıkarmak ve toplumsal yaşantıda kalıcı bir değişim yaratmak hedefindedir. Yaşam ve ölüm içgüdüsünün çatışmasını tamamen bitirmek psikanalitik bakışta nasıl bir hedef değilse, Marksistler için de bir hedef olduğu söylenemez. Hikâye daha çok, insanın saldırgan dürtülerini yaratım gücüne dönüştürebilme kapasitesini artırabilmekle ilgilidir. Bu noktada Freud’un mülkiyeti ortadan kaldırmak yerine başka bir çözüm önerisi getiremediğini ve teorisini karamsar bir bakışla üç nokta hâline dönüştürdüğünü görmekteyiz.

Freud’un özel mülkiyetin toplumsal inşadaki işlevini önemsizleştirmesi bir kereye özgü bir durum değildir. Totem ve Tabu’da şöyle denir: “Özel mülkiyet fikri ortaya çıktığında kurban, tanrıya bir armağan, insanın kendi mülkünden tanrınınkine devrettiği bir pay olarak görüldü. Ama bu yorum, kurban ayininin tüm o kendine has özelliklerini açıklığa kavuşturmaya yetmiyordu.” (s. 147).

Özel mülkiyetin ortaya çıkışının, kendinden önce ortaya çıkmış ritüelleri tamamen açıklayamayacağı doğrudur. Fakat Freud, özel mülkiyetin ortaya çıkışının bu ritüelleri nasıl bir yapısal değişikliğe uğrattığı, ayinin kendine has özelliklerini nasıl biçimlendirdiği ve mülkiyetin bu tanrı baba-insan ilişkisi arasındaki ekonomik değeri gibi soruları önemsememiştir. O daha çok ilkellerin dünyası ile uygar insanın dünyasında aynı kalan çatışmalarla ilgilenmiş, fakat bu geçişte ortaya çıkan yapısal değişiklikleri önemsizleştirmiştir. Mülkiyet, göz ardı ettiği yapısal değişikliklerin başında gelmektedir. Ve yasanın yapısını, ilişkiyi nasıl etkilediği pek de tartışılmamıştır.

Gelelim mülkiyeti elinde tutan ve evlatlarına her zaman kendisinde daha fazlasını bulundurmak şartıyla, kaynakları eşit bir şekilde dağıtma sözü veren babalara. Açlıktan ölen milyonları düşündüğümüzde, mülkiyete gerçekten sahip olunduğunda dahi babanın evlatlara bıraktığı “miras”ta eşitlikçi davranmadığını baştan söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra, babaların doğanın bütün kaynaklarına sahip olma çabasında ise kaynağın kendine dönüşme, yani doğayı (anneyi) yutarak içeri almak gibi yıkıcı bir arzunun olduğunu söyleyebiliriz. Anneyi yutarak içe alan “babalar” yasa koyma işlevini kaybederek toplumu psikoz sınırlarına götürüyor gibi duruyor. 

Epstein vahşeti ve 3. Dünya Savaşı’nı bir olasılık olarak düşündüren ve kaynakları tek elde toplamakta ısrarcı iktidarlar, yakın geçmişin ve güncelin en yakıcı örnekleri. Mülkiyete dayalı bir nitelik taşıyan baba yasası, yıkıcı dürtülerle hareket ederek, çatışmayı düzenlemek yerine onu bizzat yaratan öznelere dönüşmekte. Bu anlamda sosyal demokrasinin büyük oranda sessizliği, yasa koyucu niteliklere sahip olduğunu sorgulatan bir çıkmazdan daha fazlasını vaat edememektedir.

Sonuç yerine

Uygarlığı kuran ensest yasağı ve babanın yasası, mülkiyet üzerinden yapısallaştığında güvenli ve huzurlu bir yaşam için üreten insanın yaşama çabasını sağlıklı bir ruhsallık yerine yeniden yineleme zorlantılarına, dolayısıyla çatışmalarını çözmekte yetersiz öznelere dönüştürüyor gibi görünmekte. Üretebilme kapasitesinin sağlıklı bir ruhsallık açısından ne söylediği, gözden geçirilmesi gereken bir başlık olarak önümüzde duruyor. Ve aynı zamanda toplumun artık yeni bir yasaya ihtiyacının olduğu da belirgin hâle geliyor. 

Yazıyı tam böyle zamanların ikircikliğini çok güzel ifade eden Gramsci’nin sözleri ile noktalayalım:

“Eski dünya ölüyor, yenisi ise henüz doğmadı. Şimdi canavarlar zamanı.”


  1. Sevgi ve nefret gibi zıt duyguların aynı anda aynı nesneye karşı hissedilmesi durumu ↩︎

Kaynakça

  1. Engels, F. (2023). Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (E. Özalp, Çev.). Yordam Kitap. (Özgün eser 1884’te yayımlanmıştır.)
  2. Freud, S. (2011). Uygarlığın Huzursuzluğu (H. Barışcan, Çev.). Metis Yayınları. (Özgün eser 1930’da yayımlanmıştır.)
  3. Freud, S. (2024). Totem ve Tabu: Vahşiler ile Nevrotiklerin Ruhsal Yaşamlarından Bazı Örtüşmeler (Z. A. Yılmazer, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Özgün eser 1913’te yayımlanmıştır.)
Total
0
Shares
Önceki makale
Entelektüel “evet; ama” demek için var

Entelektüel “evet; ama” demek için var

İlgili Gönderiler
;