İktidarın tercihi_Asgari ücret mi asgari kâr mı

İktidarın tercihi: Asgari ücret mi, asgari kâr mı?

Türkiye’de ortalama ücret asgari ücret haline gelmiştir. Asgari ücrete yapılan zam, genel ücret zamlarının en üst oranını temsil ettiği için yıllar içinde bütün ücretler asgari ücrete yakınsamıştır. Kimi şarlatanların sosyalizme atfettiği o yoksullaştırıcı eşitliği, günümüz Türkiye’sinde çırılçıplak görebiliriz.

Kapitalizmin yekpare camdan ışıltılı vitrinlerinin ve o rengarenk ahenkli reklamlarının üstünü örttüğü şey işte bu kapkara yoksulluktur. DİSK-AR’ın 2025 yılı için yayınladığı Asgari Ücret Araştırması’nda şöyle yazıyor: “Asgari ücretin yüzde 20 fazlası ve altında ücret alanların oranı 2002’de yüzde 39 iken 2023’te 13,3 puan artarak yüzde 52,4 oldu.”1 Bu oranın 2023’ün ikinci yarısında başlayan ve başka hiçbir şeye etmediği imanı Türkiye enflasyonunun talep kaynaklı olduğuna eden ekonomi yönetiminin icraatlarıyla daha da arttığını söylemek için alim olmaya gerek yok. DİSK’in bu yaşananlara rağmen, tavrının sendika merkezini Ankara’ya taşımak olduğunu da şuraya not edelim. Elbet yoksullaşmamızda bu sendikaların da bir payı var!

Bu ortalama ücret haline gelmiş asgari ücretin alım gücü nedir peki? Bir başka gözünü budaktan sakınmayan sendika olan TÜRK-İŞ’in açıkladığı raporda, açlık sınırı 28 bin 412 TL olarak belirtiliyor. Yani bugün ortalama ücret haline gelmekte olan asgari ücret, açlık sınırının yüzde 22 altında kalmış. Bu gerçekliği şöyle de ifade edebiliriz: Türkiye’de ortalama bir işçi ailesi aç yaşıyor!

Akla şöyle bir soru gelebilir: Açlık sınırının altında bir ücret için çalışan milyonlarca işçi, normal olduğu kabul edilen süreden daha mı az çalışıyor? Hemen yanıtlayalım! Öyle ya, “insan bütün bir ay çalışıp aç kalmıyordur herhalde, belki de artan zamanında başka bir iş yaparak açlığı yenebiliyordur” diyebilir okuyucularımız. Halbuki gerçeklik hiç de öyle değil! “Avrupalılar haftada ortalama 36 saat çalışıyor ancak bu oran bazı ülkelerde çok daha yüksek. AB ortalaması 36,1 saat olurken, Türkiye ortalama 44,2 saat ile en uzun çalışma haftasına sahip ülke.”

Okuyucularımız, “işçiler iş dışında gün yüzü göremiyor olsa da belki iyi çalışma koşullarına sahiptirler” diye düşünebilir. İnsan her şeyin kötü olmasını sindiremez, bir avuntu arar. Lakin bu da boş bir umut olacaktır. Çünkü İSİG’in açıkladığı İş Cinayetleri Raporu’na göre, “Ekim ayında 169, yılın ilk on ayında en az 1737 işçi hayatını kaybetti”. Rapor tarihinde bu işçilerin 81’inin daha oy kullanma hakkı bulunmayan çocuklardan oluştuğunun, hatta bazı işçi çocukların devlet gözetiminde gönderildikleri iş yerlerinde katledildiklerinin altını çizelim. Ayrıca, işçilerini iş cinayetlerinde ya da yakıp organlarını çalarak öldüren patronlara devletimizin çok da ceza veresi gelmediğini de belirtelim.

Türkiye için kadim topraklar üzerinde kurulmuş ülke, Asya ve Avrupa’nın köprüsü, Osmanlı’nın mirasçısı gibi birçok farklı tanım yapılıyor ancak bugün Türkiye en doğru biçimde şöyle tanımlanabilir: Açlık sınırının altında en uzun süre çalışan, öldürülmeleri herhangi bir cezai yaptırıma neden olmayan işçilerin ve onların aynı kaderi paylaşan ya da okullarda açlıktan bayılan çocuklarının ülkesi. Bundan sonra konuşacağımız bütün konular bu gerçeğin üstüne inşa edilmelidir. Türkiye’nin dış politikası, ekonomisi, sportif başarıları yahut savunma sanayisindeki hamleleri, hiçbir şey bugün yaşadığımız bu utanç verici gerçekliğin üstünü örtemez. Bunun üstünü örtmeye çalışan her kimse işçilerin ve çocukların açlıklarının devam etmesinin koşullarını yaratmaya çalışıyordur. Bu bir “ama” ile atlatılabilecek ya da geleceğe havale edilebilecek bir yıkım değildir.

İçinden geçtiğimiz gerçekliği çarpıtma çabalarına bir örnek patronlar ve onların yardakçılarından geliyor. Arada durup durup daha geçen gün ikisi çocuk altı işçi İŞKUR binasının yanındaki kaçak parfüm deposunda yanarak yaşamını yitirmemiş gibi, Türkiye’de insanların iş beğenmedikleri iddia ediliyor. Patronlara göre açlık sınırının altında kalan ücretler, uzun çalışma saatleri ve iş cinayetleri iş beğenmemek için bir gerekçe olamaz. Bunun üzerine bir de kendi çocuklarını çıraklığa göndermekle övünüyorlar.

Lakin biz hayatın işçi çocuklarına sunduğu gerçekliği biliyoruz. İşçi çocukları MESEM’de katlediliyor, biz bunu biliyoruz; işçi çocukları okullarda açlıktan bayılıyor, biz bunu görüyoruz; işçi çocukları beslenememekten gelişim bozuklukları yaşıyor; biz bunu duyuyoruz. Patron çocuklarının çile dolduran derviş misali ya da turistik gezi gibi gittikleri çıraklık da bir başka  gerçeklik, patronların gerçekliği… Sonuçta Türkiye’deki durum şöyle: “(…) Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik grubun, en yoksul yüzde 20’lik grubun yaklaşık 9 katı gelir elde ettiği (…) .”

Bugün Mehmet Şimşek ve ekibinin gözünü kapattığı bu gerçekliğin gücü yüzünden zaten enflasyon düşmemektedir. Bloomberg’in haberine göre, 2025 yılında tüketim malı ithalatı rekor seviyelere ulaştı: “Yıllık tüketim malı ithalatı 58 milyar dolar ile rekor seviyede” Yukarıda bahsettiğimiz üzere, açlık sınırının altında kalan ve genelleşmiş ücret haline gelen asgari ücretle yıllık tüketim malı ithalatının rekor seviyelere ulaşması, aynı sürecin iki görünümüdür.

Yaşamı yeniden kurmak

Devrimci güçlerin ezilmesiyle, işçi sınıfının devlete etki edebilme kanalları kapatılmaya başlandı. AKP iktidarıyla birlikte devlet doğrudan sermayenin bir aygıtı haline geldi. Burada bireysel kapitalistlerle iktidar sahipleri arasındaki anlık çatışmalar akla gelmesin. Devletin politik tercihleri sermaye çıkarından ibaret hale geldi ve iktidar, sermayenin isteklerinin icracısı durumuna geldi. Bugün devlet, sermaye sınıfına onun iyiliği için bile uzun vadeli bir çıkar perspektifi sunamaz. Bunu yapabilmesi için dahi devletin sermayeden görece özerk olması gerekir. Lakin günümüz Türkiye’si için bunu söylemek güç. Türkiye siyaseti, sermayenin kısa vadeli çıkarlarının kamu gücüyle emekçilere dayatılmasından ibarettir bugün.

İşte tam bu sebeple sermaye doğrudan ücret pazarlığına girmiyor, iktidarın politikaları aracılığıyla ortalama ücret haline getirilmiş asgari ücretin devlet tarafından işçilere dayatılmasını bekliyor. Bu nedenledir ki işçilerin kurtuluşu devrimle gerçekleşecektir. Bunu çok ütopik ve hayalci bulacak olanlar olacaktır elbette, ancak içinden geçtiğimiz cehennemvari dünyada devrim ihtimalini yaşatmak ve büyütmek, yaşamsal bir zorunluluk halini almıştır. Bunun için işçilerin uğradığı güncel kıyımı en kısa zamanda değiştirmeyi hedefleyen, ancak bununla yetinmeyen, iktidar mücadelesine giren ve bu mücadeleyi sermayenin yıllardır dayattığı siyasi düzeneklerin dışına çıkaran politik örgütler elzemdir.

İşçi sınıfının politik mücadelesi, burjuva evrenselliğinin eşit olmayanları eşitmiş gibi gösterdiği genel talepler içinde eritilecek bir sos değildir. Mevcut güç dengesinde sınıfsız bir evrene yapılan atıf, sermayenin çıkarıyla gölgelenir.

Devlet ve sermayenin iç içe geçmiş olan iktidarının sonuçlarını yaşıyoruz. O zaman emek cephesinin bir görevi iş yerindeki sermaye güçlerini geriletmekse, diğeri de kapitalistlerin en kadim müttefiki olan iktidarla mücadele etmek, işyerlerinde ve yaşam alanlarında kazandığı müfrezeleri ülke çapında politik bir güce dönüştürmektir.

Bu mücadele geçmişten gelen ya da günümüzde ortaya çıkan ve toplumda belirleyici etmenin sınıflar olmadığı iddiasında olan ideolojilerin hepsinin, asıl olarak sermaye ideolojisi olduğunun farkında olunmalıdır. Türkiye’de birbiriyle hiçbir ortak çıkarı olmayan iki ayrı sınıf var ve bunların çıkarı uzlaşmayacaktır. Bu ayrımın üzerini örten, sınıf ayrımını yok sayan ya da bu ayrımı varoluşsal değil de arızi gören bütün ideolojik saptamalar, bu eşitsizliğin üzerini örtmek ve bu eşitsizliğin devam etmesini sağlamak dışında herhangi bir işleve sahip olamazlar. Burjuva hukuku ve burjuva bilimine gösterdiğimiz itibar, işçi sınıfının açlığını farklı biçimlerde meşrulaştırmaya yarayacaktır. Sermaye sınıfının çıkarlarını toplumun genel çıkarlarıymışçasına kabul etmenin, işçilere bedeli her gün daha da ağırlaşmaktadır.

Kaldı ki bugün elimizde bulunan veriler, denklemin bunun tam tersi olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin üzerinde bulunduğu toprakların yaşanabilir alanlar olarak kalması, ancak işçi sınıfının zaferiyle mümkündür. Bugün imkânsız, sürdürülemez olan aslında kapitalizmin ta kendisidir. Sosyalizm, emekçilerin insanca yaşamaları ve hatta doğadaki canlıların varlığının devamı için olmazsa olmaz hale gelmiştir.

Asgari ücret tartışmalarının yeniden alevleneceği günler geliyor. Patronlar papağan gibi rekabet gücü, sürdürülebilirlik palavralarını ardı ardına sıralamaya başladı. Sürdürülebilir dedikleri düzen ise işçiler için zaten sürdürülemez. Açlık sınırının altına mıhlanmış genel ücretin hüküm sürdüğü bir toplumda huzur olamaz. Orada huzur olması demek, açlığa mahkûm edilmiş ve bastırılmış işçiler demektir. Böylesi bir toplum, işyerlerinden fışkıran cesetlerin ve açlıktan bayılan çocukların huzuru bozmadığı lanetlenmiş bir toplum demektir.

Total
0
Shares
Önceki makale
11. Yargı Paketi, toplumsal yeniden üretim krizi ve gericiliğin ideolojik hamlesi

11. Yargı Paketi, toplumsal yeniden üretim krizi ve gericiliğin ideolojik hamlesi

Sonraki makale
İmralı Görüşmesi Sonrası Komisyon’da Gerginlik

İmralı görüşmesi sonrası Komisyon’da gerginlik

İlgili Gönderiler