Sosyalist “siyasetsizlik” ve ana muhalefetin parçalanması

Sosyalist “siyasetsizlik” ve ana muhalefetin parçalanması

Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik mutlak butlan kararının ardından ülke gündeminin büyük bir bölümünü Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki liderlik tartışması kapladı. Arkasını Cumhur İttifakı’na ve ona bağlı yargı mekanizmasına yaslayan Kılıçdaroğlu, Özel ve çevresindeki seçilmiş CHP yönetimine karşı adeta bir savaş başlattı. Bu yazının kaleme alındığı tarihlerde Özgür Özel, milletvekilleri de dahil olmak üzere parti yönetiminin ve tabanın büyük bir kısmının desteğini alarak siyasi meşruiyetini korumaya çalışıyor olsa da hukuki sınırlarda sürdürülmek istenen bu kavgada zaman, Kılıçdaroğlu ve ekibinin lehine işliyormuş gibi görünüyor.

CHP içerisinde AKP yargısı eliyle başlatılan “mutlak butlan” krizini hepimiz dikkatle takip ediyoruz. CHP’nin iktidar tarafından Kılıçdaroğlu aracılığıyla etkisizleştirilmesine yönelik hamle, ülkenin neredeyse tek gündemi hâline geldi. Sosyalistlerin bu gündeme kayıtsız kalması, siyaset dışına düşmek anlamına gelecektir. Öte yandan, bir eksiklik olarak söylenebilir ki pek çok öznenin yaptığı açıklamalar, bütünlüklü bir siyaset üretiminden ziyade bir beklentinin karşılanmasıdır. Değersiz değildir elbette, fakat yetersizdir. Bütünlüklü bir siyaset üretmek, bu dönemin mücadele yöntemini de bu siyasi tahlile göre belirlemek gerekmektedir. Bu yetersizlik Türkiye sosyalist hareketinde son yıllarda ortaya çıkmış bir problemle açıklanabilir: Siyaset üretememek.

Siyaset üretememeyi kısaca şöyle tanımlayabiliriz: Siyaset; kitlelerde karşılık bulmak, onları etkilemek, dönüştürmek ve yönlendirmek eylemlerini kapsar. Siyaset üretmek ise bu eylemler amaçlanarak potansiyel olarak kitlelerde gündem yaratacak söylemleri üretmeyi ya da hâlihazırda gündem olmuş konularda pozisyon almayı içerir. Yani devrimciler olarak ya kitlelerin gündemini belirleyeceğiz ya da mevcut gündemi devrimci siyaset lehine değiştirmek üzere pozisyon alacağız. Böyle söylendiğinde birinci seçenek elbette çok daha albenili gözükmektedir. Devrimci olan devrimcilerin, sosyalistlerin, işçi sınıfı siyasetinin kendi gündemlerini oluşturması, kendi taleplerini kitlelerin gündemine sokmasıdır. Lakin kazın ayağı her zaman öyle değildir. Bu seçenekler arasında seçim; durumun şartlarına, siyasi öznenin gücüne, söz konusu gündemin yakıcılığına ve benzeri bir dolu değişkene bağlı olarak yapılır.

Dolayısıyla, kimi zaman burjuvazinin iç gündemlerinin yerine işçi sınıfının gündemini öne çıkarmak, egemenlerin doldur boşalt gündemlerine prim vermemek gerekirken, kimi zaman da en gerici iki burjuva öznenin birbiriyle olan kavgasında bile pozisyon almak, daha doğrusu konuya dahil olup devrimci olanı o gündem üzerinden yeniden üretmek gerekir. Bu iki seçenekte de peşinen devrimci bir doğru yoktur, şartlara bağlıdır.

Türkiye devrimci hareketi köklü bir geleneğe, şanlı bir mücadele tarihine sahiptir. Türkiye devrimci hareketi 12 Eylül Darbesi öncesi Anadolu’nun en ücra yerlerine dahi girmiş, milyonları etkilemiş; kültürel, toplumsal, siyasal her alanda gündem belirleyen bir güce sahip olmuştur. Hatta 2000’li yıllara kadar da geçmişten gelen birikimi ile sol, kitlelerin gündemini sınıftan doğru belirlemeye devam edebilmiştir. Elbette dönemin burjuva iktidarlarının, AKP faşizminin kurumsallaştığı yıllara kadar gündem belirleme gücü bugünkü gibi değildi. Bugün bir parti devlet inşasıyla beraber medyayı ve yargıyı tamamıyla tekeline alan iktidar, tarihte benzerine az rastlanır bir yoksulluk dönemini yaşamamıza rağmen, halkı her gün bambaşka gündemlerle meşgul edebilmektedir. Maalesef devrimci hareketimiz de bu değişime uyum sağlamakta başarısız olmuş, nicelik ve niteliksel olarak önemli ölçüde geri çekilmiş ve bu gerileme döneminde kendi gerçekliğine de bir miktar yabancılaşmıştır.

Türkiye sosyalist hareketi için bir çeşit gerileme dönemi denilebilecek bu yıllar, iktidar için ise bir hegemonyasını sağlamlaştırma dönemi olmuştur. Toplumda ideolojik baskı katmerlenmiş, medya ve yargı iktidarın aracı hâline gelmiştir. Devrimci siyaset zayıflamış, kadro kaybetmiş, güçsüzleşmiş ve aşikâr ki gündem belirleme gücünü kaybetmiştir. Maalesef ki artık kendi gündemlerimizi oluşturma fırsatlarımız çok daha azdır. Öte yandan halkın gündemi siyasete çok bağlı, mevcut gündemlere müdahalede bulunmak ise eskiye nazaran daha önemli bir iş hâline gelmiştir. Mevcut bir gündeme müdahale etmek, yalnızca göstermelik bir açıklama yapmak ve sosyal medyadan paylaşım yapmak olarak da anlaşılmamalıdır. Pratik faaliyetle desteklenen gerçek bir devrimci siyaset üretmek gerekir. Devrimci siyasetin bugünkü önemli görevlerinden biri de iktidarın belirlediği her cephede devrimci bir söz geliştirmektir.

Faşizmin kurumsallaşması süreci ile beraber bütün gündemler, bir tarafın iktidar olduğu politik tartışmalara dönüşmüş durumdadır. Futbol müsabakaları, müzik grupları, festivaller, bilgisayar oyunları, televizyon dizileri gibi en politikadan uzak, magazinsel başlıklar bile iktidarın da taraf olduğu siyasi bir form kazanmış durumdadır. Yani siyaset, her gündemin esas belirleyenidir. Elbette “bunlar siyasetten uzak olmalıdır” gibi apolitik bir yorumda bulunmak niyetinde değiliz, fakat siyasetin sadece meclis-sandık ikilisi olmadığının da apaçık göründüğü bir dönemdeyiz. Bu dönemin gerçekliğine bakıldığındaysa, sosyalistlerin önündeki siyaset üretme fırsatlarına ve zorunluluklarına adapte olmasının önemi, yakıcılığını artırmaktadır. Toplumun gündemini meşgul eden çoğu başlıkta bir devrimci sınıf siyaseti üretme potansiyeli vardır ve bu boşluğun devrimciler tarafından doldurulması güncel bir zorunluluktur.

Ana muhalefetin parçalanmasına sevinmeli ya da üzülmeli miyiz?

Gelelim “mutlak butlan” meselesine. Bildiğimiz üzere CHP’ye yönelik bir iktidar saldırısı sonucu birtakım yargı oyunlarıyla resmi olarak Özgür Özel’n genel başkanlığı elinden alındı ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu getirildi. Fiili olarak iki ayrı CHP yönetimi ortaya çıktı. Özgür Özel ve ekibi, çeşitli anketlere göre Türkiye’nin müstakbel iktidar partisinin başındayken, artık oyun dışına itilmenin eşiğindeler.

CHP’deki yönetim ve liderlik kavgası nereye gider, Özgür Özel yeni parti mi kurar, kurultay tarihi ne zaman olur gibi birçok soru ve geleceğe yönelik tahmin üzerine spekülasyon yapılabilir. Ancak biz bu sorular yerine daha temel bir mücadele başlığına odaklanacağız. Ana muhalefetin parçalanarak zayıflaması devrimci sosyalist siyaset için bir gerileme anlamına mı gelir yoksa ona bir fırsat mı doğurur? Başka bir ifadeyle, mutlak butlan süreciyle ortaya çıkan ve muhalif kesimlerin CHP’ye yönelik umutlarını her geçen gün zayıflatan bu gelişmelere sevinmeli miyiz yoksa üzülmeli miyiz?

Bu sorulara vereceğimiz cevapları “teorinin griliğinden çıkıp hayatın yeşilliğinde” bulabiliriz. Tam da bu nedenle, mutlak butlan sürecini ne bir “yıkım” ne de apolitik bir fırsat olarak değerlendireceğiz. Ancak sosyalist hareketin büyük bir bölümüne baktığımızda, bu iki uç yoruma yakınsayan yaklaşımlar görebiliyoruz. Bu gündem ekseninde, sosyalistler arasında kökenleri rejim okumasına ve teorik yaklaşımlara da dayanan bir tartışma ortaya çıkıyor. Bu tartışma yeni olmamakla beraber, mevcut iki uç pozisyonu çeşitli gündemlerde yeniden üreten bir şekilde yaşanıyor.

İlk yaklaşım, düzen muhalefetinden farklı bir ufku olmayan ve CHP mitingleriyle siyasi eylemini sınırlayan siyaset tarzına dayanıyor. “Saray Rejimine” karşı mücadeleyi başat siyasi gündemi hâline getiren bu özneler, bu yaklaşımın doğal sonucu olarak düzen muhalefetinin zayıflamasını kendisine yönelik bir saldırı olarak da görerek, mücadeleyi düzen içi araç ve öznelerle sınırlıyor. Bu siyaset anlayışının, devrimci sosyalist siyasetin etki kazanmasına ve bağımsız sosyalist odağın inşası görevinden kaçınma eğilimine daha önce Kılavuz’daki birçok yazıda değinmiştik.

Ancak en az bu siyaset tarzı kadar hatalı bir yaklaşımı da “düzenin kavgası bizi ilgilendirmez” siyasetinde görüyoruz. Sosyalist cenahta, gerek sosyal medyada gerekse bazı kurumların temsilcilerinin demeçlerinde yer alan ve bir çeşit apolitizmi yayan bu anlayış, toplumun mücadele dinamiklerine de sırt çeviren bir noktada duruyor. AKP’nin Kılıçdaroğlu aracılığıyla düzen muhalefetine şekil vermesine kayıtsız kalarak, hatta biraz da bu “ana muhalefetsizlik” hâline sevinerek, geniş kitlelerin yüzünü sosyalistlere döneceği yanılsamasına düşüyorlar.

CHP’den ya da daha doğru bir ifadeyle ana muhalefetten bağımsız bir mücadele perspektifi olmayanlar, mutlak butlan ekseninde yaşanan gelişmelere “öldük, bittik” diyerek üzülürken; sözünü ettiğimiz apolitik anlayış ise örtük bir sevinç içerisinde. Ancak unutulmamalıdır ki düzenin gerçek sahibi olan sermaye sınıfı ve onun temsilcilerine yönelik gerçek bir mücadele verilmedikçe ne işçi sınıfı ne de geniş halk kesimleri yüzünü sosyalistlere dönecektir. Bu iki hatalı politik yönelimin yerine, sosyalistlerin düzen muhalefetinin arkasına geçmediği ama ülkedeki demokrasi mücadelesine de kayıtsız kalmadığı bağımsız bir sosyalist siyaset mümkündür ve bugün her zamankinden daha da yakıcı bir ihtiyaçtır.

Düzen muhalefeti halka nasıl bir mücadele öneriyor?

Görülmektedir ki Türkiye’de yargı tamamıyla faşizmin aparatı hâline gelmiştir ve bu saatten sonra hukuktan medet ummak çaresizliktir. Tam da bu sebeple Özgür Özel ve ekibinin bu saldırıya direnebilmesi de mümkün gözükmemektedir. Özgür Özel’in yapacağı her tür legal direniş yöntemi, (parti kongreleri, hukuk mücadelesi vb.) iktidar tarafından bertaraf edilme potasındadır.  Sandık çağrılarından veya faşizmin yargı organlarından medet ummanın anlamı kalmamıştır. HDP belediyelerine atanan kayyumlardan, tekrarlanan İstanbul seçimlerine; İmamoğlu’nun tutuklanmasından, “mutlak butlan”a AKP-MHP faşizminin yalnız düzen içi araçlar kullanılarak durdurulamayacağı, bu iktidarın sandıkları-hukuku-demokrasiyi tanımadığı apaçık gözükmektedir.

İktidarın tek çekincesi ise sokaktır, iktidarını fiilen sürdürememesidir; Özgür Özel ve ekibi ise işleri buraya götürmekten, en kibar tarifiyle, korkmaktadır. 19 Mart hareketini Taksim’e yönlendirmek yerine sandıklara çağırıp pasifize eden, barikatlara yüklenen gençleri kriminalize eden, 1 Mayıslarda iktidarın sınırlarını kabul eden Özgür Özel, bugün de üyelerin önüne sandık koyarak “mutlak butlan”ı yenebileceğini sanmaktadır. Düzen içi muhalefetin mevcut tablosu tam da budur. Bağımsız sosyalist siyaset tam da bu yüzden gereklidir.

Düzenin iç kavgasından devrimci çıkışı aramak

İnsanlığın, halkın, işçi sınıfının bugüne kadar kazandığı her şey mücadelenin ürünüdür: En basit hâliyle egemenler ile halk arasında süregelen mücadelenin. Egemenler bu savaşı kazanmak için iktidarın gücünü kullanır; savaşın kurallarını belirler, sınıfı bölmenin yollarını bulurlar. Kendi icat ettikleri mekanizmaları rıza üretmek için kullanırlar fakat rıza üretemediklerinde, kendi koydukları kuralları bozmaktan da geri durmazlar. Türkiye’de iktidarın yaptığı da budur ve karşısında mücadele etmek için onun kurallarına uymak, ancak yenilgi getirecektir. Halkın, tahrip edilen haklarını ve geri kalan her şeyi kazanmasının yolu, önüne konulan sınırları tanımamaktadır.

CHP ya da başka düzen siyaseti özneleri, toplumun faşizm karşısında biriktirdiği öfkenin merkezini oluşturuyor olabilir, günümüzde Türkiye’de durum biraz böyledir. Faşizm için bu odağı bir düşman olarak görmek, dağıtmaya çalışmak da sürpriz değildir. Öte yandan, devrimciler için görev, bu öfkeyi sönümlemeye çalışan güçlerin kontrolünden kurtarıp, düzenin kendisine yöneltmektir. Dolayısıyla, CHP’ye yapılan saldırının muhatabı CHP değil, işçi sınıfının geçmişten bugüne olan kazanımlarıdır. Devrimcilerin göreviyse önüne gelene saldıran bu barbar düzenin karşısında öfkeyi örgütlemek, sönümlenmesine izin vermemek ve bu öfkeyi faşizme yöneltmektir. Yoksa, sosyalist siyasetin olmadığı bir denklemde; birkaç miting, sandık, biraz rant dağıtımı ve kapalı kapılar ardında yapılan birkaç anlaşma ile konu unutulur gider. Faşizm ise bir sonraki hamlesini planlamaya koyulur.

Devrimciler biriken öfkeyi halkın, sınıfın lehine kullanmadığı sürece kapitalizm kendi iç buhranlarını bir şekilde çözmeyi başaracaktır. Ama tarih göstermiştir ki hiçbir baskı düzeni sonsuza kadar ayakta kalamaz. Bugün de faşizmin karşısında öfkeyi örgütleyecek, onu düzen içi çıkmazlardan kurtarıp halkın kurtuluş mücadelesinin bir parçası hâline getirecek devrimciler vardır ve umut tam olarak burada yeşermektedir.

Total
0
Shares
Önceki makale
Birlikte kurtulmak mümkün_15-16 Haziran’ın izinde

Birlikte kurtulmak mümkün: 15-16 Haziran’ın izinde

Sonraki makale
Türkiye’de LGBTİ+ emekçilerin sınıfsal gerçekliği

Marksizm, onur ve mücadele: Türkiye’de LGBTİ+ emekçilerin sınıfsal gerçekliği

İlgili Gönderiler