Göçmen ve yerli işçilerin birleşik, mücadeleci ve enternasyonal bir çizgide örgütlenmesi, hem sömürünün derinleşmesini durdurmanın hem de sınıfın tarihsel gücünü yeniden kurmanın temel koşuludur.
İnsan türü ilk ortaya çıktığından bu yana göçmendi; yaygın kanaatin aksine göçmenlik bir anomali değil, insan olmanın tarihsel bir parçasıdır. İnsanlar tarih boyunca geçim kaynaklarına erişebilmek, savaş ve çatışmalardan kaçarak güvenliklerini sağlayabilmek gibi nedenlerle yerkürenin farklı bölgelerine göç etmiştir. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını birbirine bağlayan bir köprü niteliğindeki Anadolu ve Mezopotamya’nın tarihi de, bir kısmı hâlâ süren kitlesel göç hareketleriyle şekillenmiştir.
Kapitalizmin doğuşuyla birlikte bu tarihsel hareket yeni bir nitelik kazanmıştır. Çitleme hareketleri, endüstrileşme ve şehirleşme, kırsal alanlardan kentlere doğru zorunlu göç dalgalarını tetiklemiştir. İşçi sınıfının kökeni de tam olarak bu süreçte, kapitalizmin köyleri çitleme yoluyla ele geçirmesi sonucu geçim olanakları ortadan kalkan köylülerin kentlere sürülmesinde aranmalıdır.
Kapitalizmin gelişmesi ve emperyalizmin ortaya çıkışıyla birlikte ise göç, hem niceliksel hem niteliksel olarak derinleşmiştir. Bir yandan ulusal sınırlar daha katı biçimde korunmaya başlanmış, diğer yandan çok daha büyük insan toplulukları yalnızca geçim arayışıyla değil; sömürgecilik, kölelik ve zorla yerinden edilme politikalarıyla doğdukları topraklardan koparılmıştır. Köleleştirilen Afrikalıların zorla Amerika kıtasındaki plantasyonlara taşınması ve 20. Yüzyılda savaş sonrası Avrupa’nın yeniden inşası için uygulanan “misafir işçi” programları, göçmen emeğinin kapitalist üretim ilişkileri içindeki tarihsel rolünü açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bugün ise kapitalist-emperyalist politikaların yarattığı savaşlar, baskı ve sürgün politikaları, yoksulluk, doğanın yağmalanması sonucu ortaya çıkan iklim krizi, suya ve gıdaya erişimin zorlaşması ve salgın hastalıklar, kitlesel göçlerin başlıca nedenleri arasında yer almaktadır. Göçmenliğin büyük ölçüde kayıt dışı tutulması nedeniyle kesin veriler elde etmek zor olsa da, Birleşmiş Milletler’in Uluslararası Göçmen Stoku raporuna göre 2024 yılı itibari ile dünya genelinde 304 milyon göçmen bulunmaktadır bu da dünya nüfusunun yaklaşık %3,7’sinin göçmen ve mülteci olduğunu anlamına gelmektedir.
Savaşların ve çatışmaların derinleşmesiyle bu sayı her geçen gün artmaktadır. 7 Ekim 2023’te Gazze’deki Filistinli silahlı direniş örgütlerinin İsrail’in yıllardır uyguladığı ablukasına karşı başlattıkları “Aksa Tufanı” sonrasında en az 2.1 milyon Gazzeli zorla yerinden edilmiştir. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve İran’ın misillemeleriyle genişleyen bölgesel çatışmalarda ise yaşamını yitiren sivillerin önemli bir kısmını göçmen işçiler oluşturmaktadır. Bu durum, savaşların görünmeyen ama en ağır bedel ödeyen öznesinin göçmenlerden olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Göç, yalnızca bir yer değiştirme değil; aynı zamanda köklerinden koparılma, yoksullaştırılma ve yeniden sömürü ilişkilerine dahil edilme sürecidir. Göçmenler, doğdukları toprakları terk ederken yalnızca geçim kaynaklarını değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerini, dayanışma ağlarını ve kültürel bağlarını da geride bırakırlar. Çoğu zaman dilini dahi bilmedikleri bir ülkede, en güvencesiz koşullarda hayatta kalmaya çalışırlar.
Bu noktada Marx’ın kavramsallaştırdığı “yedek sanayi ordusu” belirleyici hale gelir. Kapitalizm, göçmen emeğini bu yedek işgücü havuzunun en kırılgan ve en kolay manipüle edilebilir bileşeni haline getirir. Göçmen işçiler, düşük ücretleri, güvencesizliği ve ağır çalışma koşullarını kabul etmek zorunda bırakılarak tüm işçi sınıfı için bir aşağı çekme mekanizması olarak kullanılır.
Göçmen işçilerin kapitalist sistem içindeki rolü bu anlamda ikilidir: Bir yandan en ağır sömürü koşulları onların üzerinden genelleştirilir; diğer yandan bu koşulların sorumlusu gibi gösterilerek yerli işçilerin öfkesi sermaye sınıfından saptırılır. Böylece burjuvazi aklanırken, işçi sınıfının kendi içindeki potansiyel dayanışma ilişkileri daha doğmadan parçalanır. Yerli işçiler ağırlaşan sömürüye, göçmen işçiler ise hem sömürüye hem de ırkçılığa maruz kalır.
Bu tabloyu derinleştiren bir diğer unsur ise göçmen emeğinin örgütsüzlğüdür. Dil engeli, hukuki güvencesizlik, sınır dışı edilme korkusu ve sosyal izolasyon, göçmen işçilerin sendikal örgütlenmelere katılımını zorlaştırır. Bu durum, sermayenin elini daha da güçlendirir.
Türkiye’de ve dünyada göçmen işçiler çoğunlukla merdiven altı atölyelerde, inşaatlarda, tarımda, tekstilde ve ev içi emekte yoğunlaşmaktadır. Ev işlerinde çalışan göçmen kadınlar çoğu zaman tamamen görünmez hale gelirken; çocuk işçilik, kayıt dışı çalışma ve aşırı sömürü bu alanlarda yaygınlaşmaktadır. Göçmen emeği aynı zamanda komisyoncular ve aracı ağlar üzerinden pazarlanmakta; bu kişiler göçmen işçileri borçlandırarak, düşük ücretlerle ve ağır koşullarda çalışmaya mecbur bırakmaktadır.
Bu sömürü rejiminin en çıplak örneklerinden biri Körfez ülkelerinde uygulanan Kafala sistemidir. Bu sistemde işverenler, göçmen işçilerin pasaportlarına el koymakta, onları fiilen özgürlüklerinden yoksun bırakmaktadır. Temel hak ve özgürlüklerin sistematik biçimde ihlal edildiği bu yapı, modern köleliğin kurumsallaşmış biçimlerinden biridir. Başta yaşam hakkı, angarya yasağı ve seyahat özgürlüğü gibi birçok hak ve özgürlüğün ihlaline yol açan bu sistem aynı zamanda halihazırda devam etmekte olan ABD-İsrail-İran savaşında göçmen işçilerin çatışma bölgelerinden tahliye edilmelerini de imkansızlaştırmaktadır. Aynı zamanda devam eden bu çatışmalar sırasında Körfez ülkelerinde ve İsrail’de bulunan göçmen işçiler sığınaklara da alınmamaktadırlar.
Türkiye’de ise göçmen işçilerin maruz kaldığı şiddetin en çarpıcı örneklerinden biri, Zonguldak’ta ruhsatsız bir madende çalışan Afgan işçi Vezir Muhammed Nourtani’nin katledilmesidir. Nourtani’nin işverenleri tarafından öldürülmesi ve bedeninin yakılarak yok edilmeye çalışılması, göçmen emeğinin nasıl değersizleştirildiğinin ve insanlıktan çıkarıldığının somut bir göstergesidir. Kimliksizleştirilen, kayıt dışı bırakılan ve hukuki korumadan yoksun bırakılan göçmen işçiler için ölüm dahi çoğu zaman “hesap verilmeyen” bir olaya dönüşmüştür.
Göçmen ve mülteci işçilerin güvenliğe, temel hak ve hizmetlere, refaha ve daha yüksek bir yaşam standardına ulaşma hayaliyle göç ettiği merkez kapitalist ülkelerde göç olgusunun kendisi de piyasanın hizmetine sunulmuştur: mülteci kamplarının inşası, göçmen ve mültecilere eğitim, sağlık gibi hizmetlerin ve gıda gibi temel ihtiyaçların sağlanması bir sektör haline getirilerek sermayenin kâr elde etme olanaklarından birine dönüştürülmüştür. Yine göçmen ve mülteciler için “iş piyasasına erişim ve kalkınma” projeleriyle özel istihdam büroları kurularak göçmen ve mülteci emeğinin sömürüsü kurumsallaştırılmıştır. Birleşmiş Milletler’in 2019 yılı aralık ayında Cenevre’de gerçekleşen 1. Küresel Mülteci Forumu’na kalkınma örgütleri ve iş dünyası liderleri de katılmış, G20 gibi platformlarda da göçmen ve mültecilerin emek sömürüsünün profesyonelleşmesi için çeşitli “açılımların”, “iyileştirmelerin” yapılması planlanmıştır. Sermaye sınıfına karşı işçi sınıfının haklarını ve kazanımlarını korumak ve geliştirmek amacıyla mücadeleci sınıf sendikacılığı yapmak yerine “diyalog sendikacılığı” yapan uluslararası sendikal konfederasyonlar da L20 (Labour 20) gibi örgütlenmelerle G20 zirvelerinde alınan kararları desteklemekte, böylelikle kapitalist-emperyalist düzenin sacayaklarından biri olarak işlev görmektedir. Mücadeleci sınıf sendikacılığı yapmayı hedefleyen sendikaların ve işçi sınıfının ise enternasyonal bir mücadelenin gereği olarak bu planları boşa çıkaracak ve kapitalizme karşı mücadele edecek bir güce, sahip olmaması yerli işçilerin de işsizlik ve enflasyondan göçmen işçileri sorumlu tutmasıyla sonuçlanmaktadır.
Öte yandan göç olgusu, yalnızca emek yağması üzerinden değil, aynı zamanda doğrudan bir kâr alanı olarak da örgütlenmiştir. Mülteci kampları, yardım mekanizmaları, istihdam projeleri ve özel aracılık şirketleri, göçmenliği kapitalist piyasanın bir sektörüne dönüştürmüştür. Uluslararası platformlarda sermaye temsilcilerinin bu alana dair “çözüm” üretmesi, aslında sömürünün kurumsallaştırılmasından başka bir şey değildir.
Bu yazı kaleme alınırken, Muğla’nın Bodrum ilçesi açıklarında mültecileri taşıyan bir botun batması sonucu 1’i bebek olmak üzere 19 Afgan mülteci hayatını kaybetmiştir. Türkiye’nin batı kıyılarında sıkça yaşanan bu tür facialar, göçmenlerin kapitalist sistem içinde nasıl bir ölüm-kalım kıskacına sıkıştırıldığını göstermektedir.
Göçmen işçiler ya sefalet içinde yaşamaya ya en ağır sömürü koşullarına ya da daha iyi bir yaşam umuduyla çıktıkları yolda ölüme mahkûm edilmektedir. Göçmen işçilerin maruz kaldığı sömürü, işçi sınıfının ve ezilen halkların bütününe yönelen bir saldırının en görünür ve en kırılgan biçimidir. Bu nedenle sendikaların ve sınıf temelli işçi partilerinin sorumluluğu, onu örgütlü mücadelenin asli bir bileşeni haline getiren bir hat kurmaktır. Kayıt dışı, güvencesiz ve parçalı çalışma biçimlerine karşı ortak örgütlenme zeminleri yaratılmadıkça, sermayenin işçi sınıfını bölerek yönetme stratejisi aşılamaz. Göçmen ve yerli işçilerin birleşik, mücadeleci ve enternasyonal bir çizgide örgütlenmesi hem sömürünün derinleşmesini durdurmanın hem de sınıfın tarihsel gücünü yeniden kurmanın temel koşuludur.









