Filistin’de yaşam, yeryüzünün en çıplak gerçeğine dönüşmüş bir ağıt gibi akıyor: Açlığın, kuşatmanın, elektriksiz gecelerin, suyun damla damla sayıldığı sabahların, çocukların betona gömüldüğü anların ağıdı… Dünya bombaların sesini duyuyor fakat bombaların altında ezilen bedenlerin hepsini duymuyor. Bazı sesler bilinçli olarak susturuluyor. Filistinli LGBTİ+’ların sesleri de onlardan biri.
Bu sessizlik devletlerin propaganda mekanizmalarıyla, emperyalist ideolojik aygıtlarla ve militarizmin heteronormatif düzeniyle kurulan bir siyaset biçimi. Gender in Geopolitics Institute’un 2022 tarihli raporu, bu durumu “iki hızlı ilericilik” olarak tanımlarken şöyle diyor:
“İsrail devleti LGBTİ+ ilericiliğini yalnızca Yahudi vatandaşları için uygular; Filistinliler içinse askeri baskı, ekonomik eşitsizlik ve etnik ayrımcılık kesintisiz biçimde sürer.”
Bu ifade, sömürgeciliğin modern yüzünü açığa çıkaran bir anahtar cümledir. Pinkwashing1 yalnızca kapitalistlerin, kendi eylemlerine meşruiyet oluşturmak için kullandığı bir yöntemdir. Devlet, LGBTİ+ haklarını bir vitrin olarak kullanır. Vitrinin arkasında ise Filistin halkının tamamına uyguladığı şiddet, imha, yok sayma, yoksullaştırma ve denetim politikası sürer. LGBTİ+’lar da bu sömürgeci şiddetin dışında değil, tam merkezindedir.
2023 tarihli alQaws’un rolüne dair yapılan çalışmada, bu mekanizmayı detaylı biçimde inceler ve İsrail’in Filistinli LGBTİ+’ları “kurtarılması gereken mağdurlar” olarak sunan anlatısının, sömürgeciliğin ideolojik bir aracı olduğu öne sürülür:
“İsrail’in Filistinli LGBTİ+’ları homofobik toplumlarından ‘kurtarma’ söylemi, sömürgeci yapıyı doğallaştırır; Filistinli kimliğini parçalar.”
Dolayısıyla, İsrail’in LGBTİ+ ilericiliği, Filistinli queerlerin özgürlüğüyle hiçbir ortaklık taşımamaktadır. Tam tersine, Filistinli LGBTİ+’ların yaşadığı baskı, pinkwashing sayesinde uluslararası kamuoyunda görünmez hâle getirilir. Emperyalist devlet, bir yandan Filistin toplumunu “geri” ve “homofobik” gösterir, diğer yandan işgalin ürettiği gerçek baskıyı kendisinden uzaklaştırır. Bu propaganda, sömürgeci şiddeti estetik bir ilericilik maskesinin ardına saklar.
Gerçek ise bambaşka bir yerdedir: Filistinli LGBTİ+ bireyler savaşın ortasında iki kez kırılırlar—birincisi “Filistinli” oldukları için; ikincisi “queer” oldukları için. Açlık, yerinden edilme, bombardıman, sağlık hizmetlerinin çökmesi, barınak yetersizliği… Tüm bunların gölgesinde, eşcinsel bir gencin ev içi şiddet korkusu artar; trans bir kadının hormon tedavisine erişimi kesilir; yerinden edilen bir queer birey, ailesi tarafından değilse bile topluluk baskısı tarafından görünmez olur. Bu görünmezlik de tesadüf değildir.
Diaspora da bu durumun doğal parçasıdır. Örneğin, bir makalede Batı Şeria’dan kaçmak zorunda kalan queer bir Filistinli genç, deneyimini şöyle ifade ediyor: “Yasal istihdama erişimleri olmadığı için, genellikle ‘gizli’ işlere bel bağlayarak yoksulluk içinde yaşamaya zorlanıyoruz.” Bu genç, çalışamaması, resmi hakkının olmaması yüzünden emek piyasasının belgelenmemiş biçimlerine, bazen seks işçiliğine itiliyor. Bu durum, LGBTİ+ göçmenlerin yalnızca “kimlik” değil, aynı zamanda emek sömürüsünün nesnesi hâline geldiğini gösteriyor.
Savaş, yalnızca binaları değil, toplumların ilişkilerini de yıkar. Militarizm her yerde olduğu gibi Filistin’de de patriyarkayı sertleştirir, heteronormatif aileyi kutsallaştırır. Hayatta kalma içgüdüsü güçlendikçe, “norm”a bağlılık artar. Heteronormatif dil ve varlık savaşın resmi dili olur; LGBTİ+’ların varlığı savaşın ortasında “fazlalık”, “açıklanmamış bir gürültü” gibi görülür. Halbuki gerçek, tam tersidir çünkü savaş en çok kırılgan bedenleri ezer, en çok da onların çığlığını bastırır.
Marksist bir perspektiften bakıldığında, Filistinli LGBTİ+’ların durumu, baskı biçimlerinin birbirine nasıl eklemlendiğini berrak biçimde gösterir. Sınıfsal sömürü olmadan ulusal sömürgecilik olmaz, ulusal baskı olmadan militarizm büyümez, militarizm olmadan heteronormativite bu kadar keskinleşmez. Cinsellik, kapitalist toplumda üretim ilişkilerinin yeniden üretildiği ideolojik bir alandır. Aile, ulus ve ordu; patriyarkanın üç sütunudur. Filistin’de bunların üçü de işgalin gölgesinde daha otoriter, daha kapalı, daha baskıcı hâle gelir.
Yukarıda aktarılan, alQaws ile ilgili yapılan çalışmada yer alan şu ifade, bu durumu net bir biçimde özetler:
“Filistinli queer direniş, Filistin’in genel direnişinden ayrı değildir; onun tam içindedir.”
Bu tespit, Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin yaklaşımını akla getirir.
Şimdi, sonuç bölümünde şu kritik soruyu sormalıyız:
“Özgür Filistin” derken herkes için özgür ve eşit bir yaşamı savunuyoruz!
Siyonist figürler, kendi varlıklarını, ancak güçsüzleştirdikleri ve “öteki” ilan ettikleri kitlelere saldırarak, hatta maddi olarak güçlendikçe yeni güçsüz ötekiler yaratarak sürdürebilir.
Baskının tek katmanlı olmadığı bir savaşta, tek katmanlı bir mücadele ile ezilenlerin özgürlük hedefinin gerçekleşmesi düşlenemez. Ulusal sömürü, emek sömürüsü, cinsiyet temelli eşitsizlikler, LGBTİ+’lara yönelen baskı gibi halkalar bir araya gelerek bu çok katmanlı zulüm zincirini oluşturur. Özgür yaşam, ancak bu zincirin halkalarının her birinin kırılmasıyla mümkündür.
Bu durumda mücadele hattında ulusal kurtuluş, cinsel özgürleşme ve sınıfsal eşitlik bir arada olmalı, bunların üçü birlikte ele alınmalıdır. Yalnızca “işgal bitmeli” demek yetmez; aynı zamanda “Filistinli LGBTİ+’ların hakları tanınmalı, emekleri sömürülmemeli, göç zorunluluğu sona ermeli” demeliyiz. “Özgür Filistin” ancak ve ancak her bedenin özgürleşmesiyle, her kimliğin eşit değerde kabul edilmesiyle, her emekçinin sömürülmeksizin yaşanabileceği bir dünyayla mümkündür.
Filistinli LGBTİ+’lar, hem ulusal hem cinsel baskının tam kalbinde direnirken, aynı zamanda Filistin’in en sessiz ama en sarsılmaz öznesi olmayı sürdürürler. Onların görünmez acısı, Filistin direnişinin en derin damarlarından biridir. Ve o damar, ancak her bedenin özgürce nefes aldığı bir Filistin toprağında gerçekten atar. Filistinli LGBTİ+’ların özgürlüğü, ulusal kurtuluş mücadelesinin başarısı ve bu kurtuluşun sosyalizm bayrağını dalgalandırmasıyla mümkündür.
- Pinkwashing, İsrail hükümetinin, ilerici bir imaj sergilemek için LGBTİ+ haklarını sinik bir şekilde istismar ederek, İsrail’in Filistinlilere uyguladığı işgal ve apartheid politikalarını gizleyen bir propaganda stratejisidir. ↩︎









