6 Şubat depremleri_Yerel yönetimler, kapitalist kentleşme ve sınıfsal mekânsal yıkım

6 Şubat depremleri: Yerel yönetimler, kapitalist kentleşme ve sınıfsal mekânsal yıkım

6 Şubat 2023’te meydana gelen depremler, yalnızca bir doğa olayı olarak değil; kapitalist üretim ilişkilerinin, rant odaklı kentleşmenin ve merkeziyetçi–piyasacı devlet aklının yarattığı yapısal bir yıkım olarak ele alınmalıdır. Marksist teori açısından deprem, altyapının (üretim tarzı ve mekânsal örgütlenme) kriz anında üstyapıyı (hukuk, devlet, afet yönetimi) nasıl işlevsizleştirdiğini gösteren tarihsel bir momenttir.

Bu bağlamda yıkım, fay hatlarının geçtiği yerlerde değil; sermaye birikiminin yoğunlaştığı, denetimin gevşetildiği ve yerel yönetimlerin yetkisizleştirildiği alanlarda derinleşmiştir.

Kapitalist kentleşme, rant rejimi ve yerel yönetimlerin tasfiyesi

Türkiye’de 1980 sonrası neoliberal dönüşümle birlikte kentler merkezi planlamanın değil; inşaat sermayesinin ve arsa rantının belirlediği alanlar hâline gelmiştir. Yerel yönetimler ise bu süreçte, kamusal planlama yapan özerk aktörler olmaktan çıkarılıp, merkezi iktidarın yatırım ve rant kararlarını uygulayan idari birimlere indirgenmiştir.

Türkiye’de planlama sisteminin şu üç temel nedenle işlevsizleştiğini vurgulamak gerekir.

  1. Plan kararlarının yatırım baskısı altında sürekli değiştirilmesi,
  2. Yerel yönetimlerin teknik ve mali olarak merkezi idareye bağımlı hâle getirilmesi,
  3. Planlamanın kamusal yarar değil, proje bazlı rant üretimi üzerinden kurgulanması.

Bu yapı, depreme dayanıklı kentler üretmek bir yana, bilimsel planlamayı sistematik biçimde devre dışı bırakan bir mekanizma yaratmıştır.

İstatistikler ne söylüyor? Yıkımın sınıfsal coğrafyası

Deprem bölgesindeki yapı stokuna dair veriler, yıkımın rastlantısal olmadığını açık biçimde göstermektedir. Yıkılan veya ağır hasar alan binaların yüzde 65’inden fazlası 2000 yılı öncesinde inşa edilmiş yapılardır. Ancak 2000 sonrası yapılan ve yıkılan yapıların önemli bir kısmı imar aflarından yararlanmış ya da denetim süreçleri fiilen baypas edilmiş yapılardır.

Deprem bölgelerinde konutların yaklaşık yüzde 55’i mühendislik hizmeti eksik veya yetersiz biçimde inşa edilmiştir. Bu tablo, sorunun yalnızca “eski yapı” meselesi olmadığını, denetimsizliğin ve rant önceliğinin sürekliliğini ortaya koymaktadır.

Türkiye’de planlama “önleyici” değil, sonradan meşrulaştırıcı bir işleve indirgenmiştir. Yerel yönetimler, riskli alanları dönüştüren değil; merkezi iktidarın belirlediği projelere imar onayı veren aktörler hâline getirilmiştir.

İmar affı ve hukukun sınıfsal rolü

İmar affı yasası, hukukun tarafsızlığını yitirdiği değil, gerçek işlevini açıkça yerine getirdiği bir düzenlemedir. İmar afları yapı güvenliğini değil, mülkiyet ilişkilerini korur; bilimsel normları askıya alır ve yerel yönetimlerin denetim yetkisini fiilen ortadan kaldırır. Bu noktada yerel yönetimler, halkın yaşam hakkını savunan özerk kurumlar olmaktan çıkarılıp, ölümü yasallaştıran bir zincirin halkası hâline getirilmiştir. Hukuk, depreme karşı koruyucu değil; deprem sonrası sorumluluğu dağıtan bir aygıt olarak işlemiştir.

Afet yönetimi ve merkeziyetçiliğin çöküşü

Deprem sonrası ilk 48 saat, merkeziyetçi devlet modelinin kriz anında nasıl felç olduğunu göstermiştir. Yerel yönetimlerin arama-kurtarma ekiplerini hızla seferber etme, lojistik merkezler kurma, yerel veri ve yapı envanterini kullanma yetkileri ya yok sayılmış ya da merkezi idare tarafından bloke edilmiştir. Buna karşın belediyeler, meslek odaları ve gönüllü ağlar fiili bir yerel afet yönetimi pratiği geliştirmiştir. Bu durum devletin “yokluğu” değil, sermaye lehine örgütlenmiş bir devletin halk lehine işlevsizliği olarak okunmalıdır.

Yeniden inşa söylemi ve mülksüzleştirme yoluyla birikim

Deprem sonrası “hızlı konut üretimi” söylemi, kapitalist birikim açısından yeni bir genişleme alanı yaratmıştır. Bu süreç yerel plan kararlarını devre dışı bırakmakta, yerel halkın mekânsal bağlarını koparmakta, konutu yeniden bir borçlanma ve mülksüzleşme aracına dönüştürmektedir.

Bu, Marksist literatürde “mülksüzleştirme yoluyla birikim” olarak tanımlanan sürecin tipik bir örneğidir. Yeniden inşa edilen şey, güvenli yaşam değil; sermayenin krizden güçlenerek çıkma kapasitesidir.

Halkçı ve sosyalist bir yerel yönetim perspektifi

Marksist ve halkçı bir şehircilik anlayışı, yerel yönetimleri yalnızca hizmet sağlayıcı değil; sınıf mücadelesinin mekânsal düzlemdeki araçları olarak ele alır. Bu çerçevede:

  • Yerel yönetimler planlama yetkilerini merkezi idareden geri almalı,
  • Toprak ve kent rantı kamusal mülkiyet altına sokulmalı,
  • Konut üretimi kooperatifler ve mahalle meclisleri aracılığıyla kolektif biçimde örgütlenmeli,
  • Meslek odaları planlama sürecinin asli bileşeni hâline getirilmelidir.

Bu yaklaşım, yalnızca daha sağlam binalar değil; başka bir kent, başka bir toplumsallık önerir.

Deprem,kentin ve devletin sınıfsal karakterini açığa çıkardı. 6 Şubat depremleri, kapitalist kentleşmenin ve merkeziyetçi devlet yapısının yaşamı koruma kapasitesinin olmadığını açık biçimde göstermiştir. Yıkım, plansızlığın değil; sınıf temelli planlamanın ürünüdür.

Marksist bir perspektiften bakıldığında çözüm açıktır:

Depremlere karşı güvenlik, ancak kentin ve yerel yönetimlerin sermayeden geri alınmasıyla mümkündür.

Total
0
Shares
Önceki makale
Yapay zekâ_Politikanın makineleşmesi

Yapay zekâ: Politikanın makineleşmesi

Sonraki makale
Kapitalizmin Aşk Politiği ve LGBTİ+ Gerçeği

Kapitalizmin aşk politiği ve LGBTİ+ gerçeği

İlgili Gönderiler