Yeni kuşakta şiddet, yabancılaşma ve toplumsal çöküş

Yeni kuşakta şiddet, yabancılaşma ve toplumsal çöküş

Urfa ve Maraş’ta yaşanan okul saldırılarının üzerinden bir ay geçti. Bu saldırılar, çocukların doğrudan katil ya da hedef olduğu, toplumsal şiddetin eğitim alanlarına dahi nasıl girdiğini en açık hâliyle görünür kıldı. Urfa’da okulun eski öğrencisi pompalı tüfekle ders sırasında sınıflara girerek 16 kişiyi yaralarken, ertesi gün Maraş’ta 14 yaşında bir çocuk elinde silahlarla okula girerek 9 kişiyi öldürdü, 13 kişiyi yaraladı. Yaşanan olaylar sonrasında oluşan kamuoyu tepkilerinin büyük bir kısmı ise meselenin köküne inmekten uzak kaldı; çözüm, okul girişlerinde öğrencilere üst araması yapılmasında ya da bireysel silahlanmayı koruyucu bir önlem olarak tanımlayan akıl almaz önerilerde arandı. Bu yaklaşım, farkında olmadan da olsa, şiddeti üreten toplumsal ve yapısal ilişkileri geri plana iterek çürümenin asıl kaynağını yeniden görünmez hâle getirdi.

Öte yandan sermaye, her kriz anında olduğu gibi hızlıca maskesini taktı; özel okul reklamlarında “güvenli eğitim” vurgusunu öne çıkararak eğitim alanındaki eşitsizlikleri yeniden pazarlanabilir bir hâle getirdi. Okullarda yaşanan bu saldırılar karşısında oluşan toplumsal tepkilere burada bir parantez açmak gerekiyor. Ortada çocukların öldüğü bir tablo varken toplumun dehşete düşmesi ve buna büyük bir tepki vermesi elbette haklı ve anlaşılırdır. Ancak kamuoyunda bir anda oluşan “şiddet okullarımıza kadar girdi” okumasında büyük bir eksiklik vardır. Çünkü şiddet ve ölüm, eğitim alanlarına çok daha önceden girmişti.

Geçtiğimiz yıllarda MEB çatısı altında, yani resmen eğitim adı altında MESEM’lere gönderilen çocuklar işçi cinayetlerinde göz göre göre katledildi. Çocukların işyerlerinde devlet ve patronlar eliyle sessizce öldürülmesi olağan bir durummuş gibi normalleşirken, toplum ancak tetiği çekenin bir çocuk olduğu ve kan okul koridorlarına sıçradığı anda sarsılıyor. Elbette burada sorunsallaştırdığımız şey insanların gösterdiği tepki değildir. Asıl dikkat çekmek istediğimiz nokta, çocukları sözde eğitim alanlarında işçi cinayetlerine kurban eden bu sömürü düzeni ile bir çocuğu katil hâline getiren çürümenin aynı sistemin eseri olduğunun gözden kaçırılmasıdır. Başka bir ifadeyle, çocukların devlet-patron eliyle öldürülmesi normalleşirken, şiddetin yalnızca okul koridorlarında patlak verdiğinde görünür hâle gelmesi, çürümenin kendisini anlamayı güçleştirmektedir.

Çocukları sömürü çarkında ezen ve şiddeti normalleştiren bu sistem, yalnızca fiziksel bir yıkım yaratmıyor; aynı zamanda yeni kuşağın zihin dünyasını da kendi çürümesi doğrultusunda şekillendiriyor. Bu nedenle mesele yalnızca okul güvenliği, bireysel öfke ya da münferit saldırılar üzerinden açıklanamaz. Asıl sorulması gereken soru şudur: Bu şiddet sarmalının içine doğan kuşak ne hissediyor, dünyayı nasıl algılıyor ve kendisini bu toplum içinde nerede konumlandırıyor? Bu yazıda, çocuklara yönelen ve yine çocuklar tarafından yöneltildiği iddia edilen şiddeti, mevcut toplumsal koşullar içinde değerlendirmeye çalışacağız.

Bugünkü neslin hayata bakışını incelediğimizde, önceki kuşaklardan en büyük kopuşun belki de kapitalizmin “çok çalışırsan kazanırsın” aldatmacasına artık inanmaması olduğunu görebiliyoruz. Ancak bu kopuş, tek başına bir örgütlenme ya da mücadele dinamiği yaratmıyor. Aksine, otoriterleşen liderlerle birlikte, bırakalım kapitalizmi yıkmayı, sistem içi en basit iki aktörün rol değişimine olan inancı dahi yok ediyor. Türkiye’de yerleşik AKP iktidarı altında büyüyen bu yeni kuşak, tam da bu koşullar altında şekilleniyor. Kendini toplumsal alanda etkili bir özne hâline getiremeyeceğini kabullenen bu kuşak, hem sistemin hem de sistem içi değişimin mümkün olduğuna dair inancını kaybediyor. Bunun sonucu olarak derin bir tükenmişlik, pes etme ve yabancılaşma süreci hızlanıyor.

Bu geri çekilme çoğunlukla yalnızca düşünsel düzeyde kalmıyor. Gençler, kendilerini var edemedikleri toplumsal alandan koparak, kendilerini daha kolay özne hâline getirebildikleri dijital alana yöneliyor. Kamusal alanlardan dışlanan bu kuşak için dijital alanlar birer varoluş zemini hâline geliyor. Ancak bu yönelim, teknolojinin baş döndürücü gelişimi ile insanın toplumsal varoluşu arasında ciddi uyumsuzluklar da yaratıyor.

Çünkü teknolojinin hızlı gelişimi ile insanın zihinsel ve sosyal gelişimi aynı hızda ilerlemiyor. İnsan türünün gelişimi kendi yavaş çizgisinde seyrederken, zihinsel ve kültürel alanın dijitalleşme ile birlikte aşırı hızlanması; toplumsal koşullara uyum kapasitesi ile bu koşulların değişim hızı arasında ciddi bir gerilim yaratıyor. Bu gerilim yalnızca bireysel bir sorun olarak kalmıyor; kuşaklar arası iletişimi zayıflatan, toplumsal bağları gevşeten bir kırılmaya da yol açıyor. Ekonomik krizler ise çocukların toplumsal alandan çekilmesini hızlandırarak bu süreci daha da keskinleştiriyor.

Sanata ve spora yönlendirilmesi gereken çocukların, derinleşen ekonomik krizler nedeniyle evden dahi çıkamaması; onları kamusal ve fiziksel sosyal alanlardan uzaklaştırarak dijital alanlara daha fazla sıkıştırıyor. Sosyal ilişkilerini büyük ölçüde internet ve sosyal medya üzerinden kuran bu kuşak, giderek daha izole bir yapıya bürünüyor. Yüz yüze ilişkilerin yerini parçalı ve süreksiz etkileşimler alırken, insanlar arasındaki bağlar çözülüyor. Bu iletişim krizinin ürettiği yabancılaşma, kapitalist toplumsal ilişkiler içinde toplumsal bağın niteliğini dönüştürerek kırılgan bir hâle getiriyor.

Bu uyumsuzluk, özellikle son yıllarda Türkiye’de sıkça gördüğümüz yüzeysel yasaklama ve baskı politikalarıyla çözülebilecek bir sorun değildir. İktidarın internet ortamını kontrol altına almaya çalıştığı her girişim, çocukları internetin daha denetim dışı alanlarına itiyor. Böylece baskı, sorunları ortadan kaldırmıyor; aksine daha karmaşık bir hâle getiriyor. Gerçek çözüm; çocukların kamusal alanda özgürce var olabildiği, sokaklarda, okullarda ve yaşamın her alanında insanca ilişkiler kurabildiği toplumsal zeminin yeniden kurulmasından geçiyor.

Burada atlamadan söylemek gerekir ki bu kuşağı yalnızca tükenmişlik üzerinden tanımlamak da eksik olur. Geçmiş kuşaklara göre bilgiye çok daha hızlı erişebilen, eşitsizlikleri daha erken fark edebilen ve özellikle dijital alanlarda yeni dayanışma biçimleri geliştirebilen önemli bir potansiyeli de içinde taşımaktadır. Ancak bu potansiyel, toplumsal kopuş ve dijital parçalanmışlık içinde dağılmakta, örgütlü siyasi bir güce dönüşememektedir. Tam da bu nedenle sorun, gençliğin “umutsuzluğu”ndan ibaret değildir; sorun, bu potansiyeli kolektif bir mücadele hattına bağlayacak toplumsal ve siyasal zeminin zayıflatılmış olmasıdır.

Dijital mecralarda kendi yankı odalarına hapsolan bu gençler, gerçek dünyaya döndüklerinde ise sistemin bütün olarak şiddet ürettiği bir yapıyla karşılaşıyor. Bugün dünyada emperyalist hegemonya savaşları olarak adlandırdığımız, ABD ve İsrail’in farklı coğrafyalara yaydığı vahşet çocuklar için de görünmez değildir. Dünyanın neresine bakarsa baksın savaş, ölüm ve yıkım gören çocuklar açısından şiddet, istisnai bir durum olmaktan çıkarak gündelik hayatın olağan bir parçası hâline geliyor.

Dünyada ve Türkiye’de yükselen sağ politikalar, halklara yalnızca savaş ve ölüm getirmekle kalmıyor; aynı zamanda ırkçılık, mezhepçilik, kadın düşmanlığı ve homofobi gibi ayrımcı hatları da güçlendirerek şiddeti devletler arası düzeyden toplumsal ilişkilere indiriyor. Böylece yukarıdan aşağıya yayılan şiddet dili, gündelik hayatın içinde yeniden üretiliyor; çocukların ve gençlerin dünyayı algılama biçimini de doğrudan etkiliyor.

Bugün Türkiye’de dört bir yana nefret söylemi saçan AKP-MHP iktidarının temsil ettiği bu blok, halklar arasında ayrımcılığı ve düşmanlığı yayarken; kadın katillerine adeta ödül gibi cezalar vermekte, LGBTİ+’ların yaşam hakkını ise kürsülerden açıkça tehdit etmektedir. Diğer yandan kampüslerimizde dahi ellerinde palalarla gezen devlet bağlantılı çeteler, çeteleşen devletin toplumsal alana nasıl yayıldığını gösteriyor. Devlet bu çete uzantılarını kampüslerde sosyalist öğrenciler üzerine salarken; emekçi mahallelerindeki çocukları uyuşturucu ağına, torbacılığa ve tetikçiliğe sürükleyerek kendi suç çarkını büyütmeye çalışıyor. Militaristleşmiş devlet yapısı bu şiddet düzenini ülke geneline yayarken, devletin tepesinde normalleşen şiddet bugün eğitim alanlarının içine de taşınmaktadır.

Yazının başında da değindiğimiz gibi, devletin bu şiddet ve sömürü ağının en kurumsal hâli MESEM’lerde karşımıza çıkıyor. AKP-MHP iktidarının 2021 yılında kapsamını genişleterek yeniden yapılandırdığı MESEM, patronlar için ucuz bir iş gücü yaratırken çocuk işçiliğini bizzat devlet eliyle kurumsallaştırmaktan çekinmiyor. MESEM ve çıraklık adıyla sanayilere gönderilen bu çocuklar, her gün iş kazalarıyla, güvencesizlikle ve denetimsizlikle karşı karşıya kalıyor; hatta yanındaki arkadaşlarının devlet-patron eliyle katledildiğine tanıklık ediyor. Ölüm ve sömürü ortamında büyüyen bu çocuklar için kavga etmek ya da silah taşımak, yani şiddet eyleminin kendisi, sistem tarafından bizzat yaşatılarak olağanlaştırılıyor. Bu nedenle mesele bireysel değil, yapısal bir karaktere bürünüyor.

Dün çocukları ve gençleri korumayı aklının ucundan dahi geçirmeyen bu sömürü düzeni, bugün kapitalist çürümenin geldiği nokta itibarıyla artık istese de koruyamaz hâle gelmiştir. Çünkü bu düzen artık emeği sömürmekle kalmıyor; bizzat yarattığı şiddet ortamında toplumun en savunmasız kesimi olan çocukları da bu çürüme sarmalının bir parçası hâline getiriyor. 15 yaşındaki bir çocuğun silahla okula girerek kendi öğretmenini ve arkadaşlarını vurması, bir güvenlik zaafiyeti olarak açıklanamaz. Bu olay, içinde bulunduğumuz yeni barbarlık çağının en çıplak yansımalarından biridir.

Bizler, dün olduğu gibi bugün de kapitalizm sınırları içerisinde insanın insanla insanca bir ilişki kuramayacağının bilincindeyiz. Sistemin her geçen gün daha fazla ayrıştırdığı, birbirine yabancılaştırdığı ve nefretle beslediği bir toplumda okullar, birer eğitim alanına değil; bu çürümenin dışa vurulduğu yerlere dönüşmektedir. Bu nedenle çözüm, okul kapılarına polis yığmakta ya da öğrencilerin üzerini aramakta değildir. Çözüm, bu şiddeti üreten kaynağı, yani kapitalist sömürü düzenini ortadan kaldırmaktadır.

Yaşanan bu yakıcı olaylar; yoksul emekçi mahallelerinde çeteleşmeye ve uyuşturucuya karşı ideolojik ve örgütsel bir hat kurmanın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha göstermiştir. Aynı şekilde gençlik alanlarında yeniden var olmanın; başta çocukların katledildiği MESEM’ler olmak üzere tüm liselerde düzene karşı mücadeleyi büyütmenin ne kadar acil ve ertelenemez bir görev olduğunu da yüzümüze çarpmıştır. Bu barbarlık düzeni karşısında gençliğin örgütlü bir güç olarak varlık göstermesi, şiddet sarmalını dağıtacak toplumsal mücadelenin önemli bir parçasıdır.

Nihayetinde sonuç bellidir: Ya bu sömürü düzeni bizi yutacak ya da biz bu düzeni yıkıp geleceğimizi kendi ellerimizle kuracağız.

Total
0
Shares
Önceki makale
Palantir_Patronların vaat ettiği kıyamet

Palantir: Patronların vaat ettiği kıyamet

İlgili Gönderiler