15-16 Haziran direnişi, Türkiye işçi sınıfına bıraktığı miras, hafıza ve birikim ile bugün hâlen yolumuzu aydınlatmaya devam eden bir milattır. Bu direnişi anlatırken, önceki on yılın mücadele, birikim ve deneyimine değinmeden yapacağımız herhangi bir değerlendirme eksik kalacaktır.
1961 Anayasası, işçilere birtakım haklar tanıdı. Bunlardan bir tanesi de grev hakkıydı. Fakat bu hak yasayla tanımlanmamış olduğu için işçiler grev hakkını kullanamıyordu. İstanbul İşçi Sendikal Birliği tarafından Saraçhane’de toplanan yüz binden fazla işçi, grev hakkının anayasal güvence altına alınması için eylem yaptı.
İlk kazanım: Kavel Direnişi
Maden İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Kavel Kablo Fabrikası’nda çalışan 220 işçinin 36 gün boyunca sürdürdüğü büyük direniş, kazanımla sonuçlandı. İşçiler hem patrona hem de iktidarın kolluk kuvvetlerine direnerek grev hakkı ve toplu iş sözleşmesinin anayasal olarak güvence altına alınmasını sağladı.
İşçi sınıfı kendi sendikasını kuruyor
1960’lı yıllar, ithal-ikameci bir ekonomik modelin uygulanmaya başladığı yıllardır. Patronların işçilere dayattığı düşük ücretlerin sonucunda birçok fabrikada grevler ve işyeri işgalleri başladı. İşte DİSK’in kurulması da böylesi bir döneme gelir.
DİSK’in kurulmasıyla beraber işçiler, bu sendikalara örgütlenmeye başlar. Bu örgütlenme kısa süre içinde birçok fabrikaya yayılır. İktidar ve sarı sendikası Türk-İş’in baskılarına rağmen kısa süre içinde büyüyen DİSK, işçilerin sahiplendiği bir sendikaya dönüşür.
DİSK’i büyüten bir diğer etken de, başarılı iş sözleşmelerinin yanında, işçilerin kendi deyimiyle, “İşçinin aşağılanmasına ve onurunun zedelenmesine karşı” mücadele etmesiydi. Fabrikalarda işçilere hırsız muamelesinin yapıldığını, tuvaletlere girişlerinin dahi denetlendiğini belirtelim. Cizlavet işçisi Rasim Camgöz’ün deyimiyle DİSK, işçileri hayvanlar aleminden insanlar alemine taşımıştır.
15-16 Haziran’a giderken
Güçlenen DİSK karşısında iktidar, sendikanın önünü kesmek ve onu etkisizleştirmek için adımlar atmaya başlamıştı. Sendikal örgütlenme özgürlüğünü daraltan ve doğrudan DİSK’i hedef alan 1317 sayılı sendikalar kanununda düzenlemeye gidildi. Bunun hazırlığını daha önce her fabrikada kurduğu işçi komiteleri ile yapan DİSK genel grev için hazırlık yapmıştı. 15 Haziran sabahı şalteri indiren işçiler, fabrikalardan akın akın alanlara aktı. Devletin kolluk kuvvetlerini sahaya sürmesine rağmen sokağa çıkma iradesini taşıyan işçilerin kararlılığını, lastik fabrikasında çalışan bir kadın işçinin şu söylemi özetlemektedir: “Ben yarın evden çıkarken çocuklarım benden çikolata istediğinde, ben çocuklarıma diyeceğim ki size yarın sabah çikolata getiremeyeceğim, belki kendim de gelemeyeceğim ama size özgürlüğünüzü getireceğim, yaşamınızı getireceğim.”
O gün işçiler sadece ücret artışı ve sosyal hakları için değil, kendi geleceğine sahip çıkmak için de sokağa çıkmıştı. Bu direnişi ancak sıkıyönetim ile bastırabileceğini gören iktidar ve sermaye sınıfının tüm çabalarına rağmen, yapılmak istenen değişiklik Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti.
12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül Darbesi ile birlikte Türkiye’de işçi sınıfı, büyük mevziler kaybetti. İlk adımları Turgut Özal ile atılan neoliberal politikalarla birlikte Türkiye’de sermaye sınıfı güçlenmiş, işçi sınıfı daha da yoksullaşmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte dünyada solun doldurduğu mevzileri ele geçiren kapitalist blok hızlıca güç kazanmıştır. 12 Eylül Darbesi ile birlikte Türkiye’de de mevzi kaybeden işçi sınıfı, 90’larla birlikte yavaş yavaş ölü toprağını üzerinden atmıştır. 1991’de Zonguldak’tan yola çıkan 100 bin madenci, aileleri ile birlikte “gemileri yaktık, geri dönüş yok” sloganıyla Ankara’ya yürüdüler. Özelleştirmelere karşı yürüyen madencilerin eylemi, dönemin en büyük eylemi olmuştur. 2002 yılında AKP’nin tek başına iktidar olması ile ise Türkiye’de artık yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.
AKP iktidarı: işçi düşmanlığında devletin aştığı eşik
AKP’nin iktidarda olduğu 24 sene boyunca 36 bin işçi, iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Tarih kitapları bu dönem için belki birçok şey yazacak ama en öne çıkacak olan şey, iktidarın işçi düşmanı olarak hatırlanacak olmasıdır. İşyerlerinde güvenli çalışma koşullarını sağlamayan patronlar yüzünden ve onların iktidarı AKP döneminde birçok işçi katliamı yaşanmıştır. Soma’da 301, Ermenek’te 18, Şirvan’da 16, Amasra’da 42 maden işçisinin katledilmesi, akla gelen ilk örneklerdendir. Bu örnekler, yüzlerce örnekten yalnızca bazılarıdır.
Düşük ücretlerle uzun saatler çalışmak zorunda bırakılan işçiler, asgari ücrete mahkûm edilmiştir. Hayat pahalılığı karşısında geçinmek için birçok işçi, birden fazla işte çalışmak zorunda kalmaktadır. Düşük ücretler karşılığında güvencesiz, kuralsız ve esnek çalışma koşullarında uzun çalışma saatleri sömürüyü derinleştirmiş, işçiler sermaye sınıfının yarattığı ekonomik krizlerin faturasını ödemek zorunda bırakılmıştır.
Sermaye sınıfı, işçinin hem sınıf kimliğini hem de mücadele dinamiğini yok etmek için de uğraşır. Günümüzde ortaya çıkardığı farklı iş kolları ve sektörlerle kendisini büyütürken, aynı zamanda işçilerin bir sınıf olarak bir arada durmasının da önüne geçer. Organize sanayi bölgeleri, işçilerin adeta içine hapsedildiği alanlar olarak inşa edilmektedir. Bir fabrikanın işçisinin, başka bir fabrikanın işçisiyle iletişim kurma olanağı, bu alanlarda asgari düzeydedir. Taşeronlaştırma, evden çalışma, uzaktan çalışma, platform ekonomisi gibi dönüşen üretim biçimi, emekçilerin çalışma hayatını bölmektedir. Parçalı çalışan emekçilerin bir sınıf olarak hareket alanı daraltılmaktadır.
İşçilerin bir sınıf olarak refleksinin zayıflamasında sadece sermaye sınıfının saldırıları değil, işçiyi temsil eden sendikaların da mücadeleyi düzen içi denge ve çözümlere dayandırmaya çalışması etkilidir. İşçinin öfkesini örgütlemek yerine denetleyen, mücadeleyi büyütmek yerine ona sürekli sınırlar çizen, bağımsız siyasal bir hat yerine onu dar bir alana sıkıştıran bir sendikal anlayış ortaya çıkmıştır. Bu alanda oluşan boşluğu bugün mücadeleci sendikalar doldurmaya çalışıyor. Nerede bir grev ve hak arayışı olsa işçilerin yanında yer alan, bu direnişleri işçilerle beraber örmeye çalışan bir hattı kuruyorlar. Alanı tutan ve sınıf temelli hak mücadeleleri yürüten bu mücadeleci sendikalara işçilerin güveni de artmaktadır.
Bugün Türkiye’de sermaye sınıfının geldiği durum şudur: İşçiler alın teri ile kazandığı maaşlarını almak için bile Ankara’ya yürümek zorunda kalmakta, bu durumda ise karşılarında patronların koruyucu meleği iktidarın kolluk kuvvetlerinin sert müdahaleleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Bunun yakın dönem örneği, Doruk Maden işçileridir.
Peki birlikte kurtulmak mümkün mü?
Bugün dünyadaki sermaye sınıfı savaşlarla, işgallerle insanların en temel hakkı olan yaşam hakkını da ortadan kaldırmak için yoğun bir saldırı içinde. En temel demokratik hakların dahi askıya alındığı emperyalizmin bu yeni çağı, emekçi halka ölüm ve yoksullaştırma dışında başka bir seçenek sunmamaktadır. Emekçileri karanlığa sürükleyen patronlara, 15-16 Haziran Direnişi’ni yeniden hatırlatmak; emekçi halkımız içi de sermaye sınıfı için de bir nostalji değildir. Aksine, 15-16 Haziran’ı hatırlamak, devrimci bir mücadeleyi, onun işçi sınıfına kazandırdığı cesareti ve kavgayı yeniden örgütleme iradesini taşımak anlamına gelir. Bir arada örgütlü bir kavgayı hep birlikte verdiğimizde karşımızda ne yenemeyeceğimiz bir patron ne de işçi düşmanı bir iktidar kalır.








